Güneşli bir havada sahilde uzanan, sıcağın tadını çıkaran insanlar ve
onların sesinden rahatsız olan, denizde tek başına büyümüş kimsesiz bir
köpek balığı…
Ari’nin denizlere bu kadar yakışmasının sebebi belki de buydu. Onu deniz
büyütmüştü. Evet, o kesinlikle denizin oğlu olmalıydı.
Bazen, hiç yaşanmamış bir anın içinde, kadının zihninde bir cümle
yankılanırdı: “Sevişmemizin bu bölümü bana ait,” derdi kadın. “Sen
sakinleşene kadar böyle kalacağım. Kucağında oturacağım; başım
göğsünde sola dönük olacak, ellerin sırtımda kalacak. Sen hazır olduğunda
yönetimi sana bırakacağım.”
Bunları yüzüne söylemeyi ne kadar çok isterdi. Ama sınırlar vardı.
Kırmızı çizgilerle çizilmiş, aşılamaz olan o sınırlar…İmkânsızlığın ve
hayalciliğin zorla iç içe geçtiği bu düşünce onu zorluyordu. Ari’nin bütün
kötülükleri içinde taşıdığına emindi; ama arzularını yönetemiyordu. Adı
gerçek miydi, bunu bile bilmiyordu.
Adamın gözlerindeki karanlığa çekilmişti işte. Neredeyse hiç tanımadığı bu
adam için kurşun yiyebilir, amansız bir kırım başlatabilir, şehirlerin yok
oluşunu izleyebilirdi. Kadın bazen, “Lanetlenmiş olabilir miyiz?” diye
düşünürdü. Son günlerde kulağından hiç çıkmayan o ses cevap verirdi:
“Evet, olabiliriz. Ama yalnızca bizim hikâyemizde lanetlenmiş olabiliriz.”
Artık kurulan her cümlenin büyüsüne inanıyordu. Birlikte lanetlenmiş
olabilme ihtimali bile ona bir aidiyet duygusu veriyordu. Normal olanın
sıradanlığında tutku yaşanmıyordu. Tüm bu ihtimaller arasında, toprağı ve
kimliği olmayan bir adamın peşinden gidecek kadar kaybolmuştu.
“Ben buradan nasıl çıkacağım?” diye düşündü. Üstelik yanına gitse bile kaç
gün kalacaktı? Ari, büyük camlı bir akvaryumda evcilleştirilmiş bir balık
olamayacak kadar gerçekti. O bir insandı; ama gözlerindeki ateş, insanı
başka boyutlarda kurtuluş aramaya sürüklüyordu. Bir gece yarısı karar
verdi. Uçakla iki saat sürecek bir yol için bu kadar çaresiz hissetmesi
aptalcaydı. Yanına gidecek, kalabildiği kadar onunla kalacaktı. Birlikte
uyurken bildiği tüm o büyücülük numaralarını ona da öğretecekti.
Sonra, hiç istemeden, bildiği gerçeği hatırladı. Hiçbir zaman kendi
topraklarında birlikte yürüyemeyeceklerdi. O sırada saksıdan aşağı
düşmüş, kurumuş bir çiçek avucunda duruyordu. Bir anda vücudundan kan
çekilmiş gibi hissetti. Bir eliyle masaya tutundu; diğer elinde sıkıca tuttuğu
kurumuş menekşe vardı. Yüzünde fiziksel acı çeken bir taşralı ifadesiyle
çiçeği kalbine doğru götürdü. Ari hiçbir zaman gelemeyecekti. Onun
yanına gitse bile, bir süre sonra dönmek zorunda kalacaktı. Çünkü Ari bir
lejyon birliğine katılmaktan bahsediyordu. Onun yanından döndüğünde, Ari
hiç tanımadığı insanlarla birlik olacak ve savaşa gidecekti. Belki de
başkalarının kavgasında ölecekti. En acımasız olanı da şuydu: Her gün
beklediği iyi haberler bir gün gelmediğinde, onun artık yaşamadığını
anlayacaktı. Kimse Ari’nin ölüm haberini bile vermeyecekti.
Kadın her sabah erkenden uyanıyordu.
Yalnızca on dakika… On dakika yanında olabilseydi. Gözlerini açtığında on
dakika kollarında kalabilseydi… Son günlerde aklında başka hiçbir düşünce
yoktu.
“Ari’nin kolları insanı delirtir,” diye düşündü. Her kıvrımında ayrı bir kasaba
kurtulmuştu sanki. Güçlü ve sağlam kasabalardı; en azından öyle
görünüyordu. Ses tonu, yarı kırık aksanı… Her şeyi insanın kanını
hızlandırıyordu. Nereden gelmişti? Neden çıkmıştı karşısına? Her şeyin
içinde gizli bir bilgi aramak, bir hastalık hâline gelmişti artık. Ari’nin sert
duruşu, kendinden emin ve pürüzsüz bakışları ortalığa hızlıca nizam
getirmişti. Etrafta sürekli gezinen cılız sinekleri bir anda yok etmişti. İki gün
boyunca ondan haber alamadı.
Ciddi şeylerle uğraştığını bildiği için onu aramaya da cesaret edemedi. Sert
adamların şefkat noksanlıkları olurdu; bu normaldi. Ama söz konusu Ari
olunca, tehlikeli olan her şeyi göğsünde yumuşatıyordu. Sevdiği insanların
kusurlarını zihninde ve tüm benliğinde yok edebilmek gibi tuhaf bir
yeteneği vardı.
Bir öğle vakti sıçrayarak uyandı. Sonsuz anlayışla pamuklara sararak
uyuduğu ruh hâli, yerini öfke ve değersizlik duygusuna bırakmıştı. Bazı
insanlar gerçekle yüzleştiği anlarda acımasız olurdu.
Kadın, tüm isteklerini kumların üzerine yazarken denize nasıl bu kadar
güvenebildiğini düşündü. Deniz sadece güzel görünüyordu; hepsi o
kadardı. Tuzlu suya olan düşkünlüğü ortaya çıkmıştı. Eskiden olsa ihtiyaç
duyduğu tuzlu suyu kendi vücudundan temin edebiliyordu. Artık
yapamıyordu. En son ne zaman ağladığını bile hatırlamıyordu. Her şey
yarım bırakılmış bir kahvaltı sofrası gibi görünüyordu.
“O yüzünü kanla yıkarken, ben pişirmek için tavuk bile kesemiyordum,”
diye düşündü. Banyodaki musluğun altındaki çatlağın içinde gülen yüz, bir
süre sonra silindi. Su durduğunda geriye sadece kendi ayaklarını ve
çamaşır makinesi üzerine dizilen deterjanları gördü. Bir fırtınadan sonra
geride kalan, sahip olunamayan bir parça kalmıştı.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!