
1938 yılında elli haneli bir köyde, anacığı harman yerinde dünyaya getirmiş Yakup’u.
Üzerindeki kırk yamalı yeleğine sarıp sarmalayıp bırakıvermiş saman yığınının kenarına.
Ağlayıp ağlayıp susmuş yavrucak, daha o dakika başlamış hayatla kavgası.
Elindeki tırpanı atmasıyla anası, ucuna takılıvermiş Yakup’un anasının yeleğinden olma
kundağı. Tırpanın ucundan yakalayıvermiş Yakup’u. Kucağına alıp basmış evladını bağrına,
ancak tarladaki işleri bitince şükredebilmiş, evladını ona bağışladığı için Yaradan’a.
Daha yaşı dolmadan kaybetmiş babasını.
Küçücük omuzlarına ağır yüklerin bineceği zamanlar erkenden gelivermiş. Okumak için
söz vermiş anasına. Okuyup büyük adam olup, anasının çalışmaktan paramparça olmuş
ellerini rahat ettirmek hayaliyle yazılmış köy okuluna. Tek sınıfı olan köy okulunda her
yaştan çocuk bir aradaymış. Epey zorlanmış önceleri, ama insanoğlu nelere alışmaz ki?
Fakirlik tabi, silgi bulamaz ,kara lastik parçalarını keser silgi yaparmış. Yazdığı sayfaları
siler, aynı defteri tekrar tekrar kullanırmış. Çok zeki çok da çalışkanmış. Okulunu hiç
aksatmaz, okul çıkışı da eve üç beş kuruş para götürmek için bulduğu işlerde çalışırmış.
Kara trenlerin üstüne çıkıp vagonlarda su satmış, yük trenlerinden dökülen kömürleri
toplayıp ekmeğini taştan çıkarmış. Bazen köyün içinden pancar taşıyan kamyonlar
geçermiş. Pancarların birazı da taşlık yoldan zıplayarak geçerken dökülürmüş sağa sola.
Sağlamlarını toplar, ikisini atar ateşe öğün edermiş kendine. Kalanını eve götürür, annesi
gün aşırı aş edermiş evdeki yetimlere.
Tam da koca koca yük trenlerinin taşıdığı yükler kadarmış sırtladığı sorumluluk.
Köy imkanlarının yetersizliği sebebiyle annesi Yakup ve kardeşlerini alıp göç etmiş şehre.
Şehre ayak basmışlar basmasına da bir de yol vergisi çıkmış başlarına. Demişler ki
kadıncağıza; “beş çocuklu olanlardan devlet almayacak bu vergiyi. Git çocuklarla bir
fotoğraf çektir, görsün devlet halinizi.”
Çocuklarının üçünü yanına almış, ikisini kucağına. Varmışlar Vahit efendinin fotoğrafçı
dükkanına.
O fotoğrafla beraber vergiden yana gülmüş yüzleri.
Yakup’un cebinde dört kat katlı gezmiş o fotoğraf senelerce.
Zaman su gibi akıp giderken Yakup artık kendi ayaklarının üstünde durmaya başlamış.
Anacığı bir eczacının yanına çırak olarak vermiş garibi. O zamanlar şehirdeki eczane sayısı
bir elin beş parmağını geçmezmiş. Genç Yakup her gün sabah sakız beyazı gömleğinin
üzerine önlüğünü giyip, saçlarını özenle yana doğru tarar, tabir-i caizse jilet gibi
geçiverirmiş tezgâhın arkasına. Eczacılık o zamanlar şimdiki gibi de değilmiş. Kendileri
yaparlarmış ilaçları. Özen istermiş, dikkat istermiş bu iş. Bir miligramın bile hayati önemi
varmış.
Zamanla formülleri ezberlemiş. İlaçları kendi yapmaya başlamış Yakup. Eczacı Aslan Bey
artık gözü kapalı emanet eder olmuş dükkanı Yakup’ a.
Geceleri biçare gelen hastalara ilaçlar yapmış. Tavsiyeler vermiş.
Zaman zaman kardan kapanmış yolları aşıp, ateşli çocuklara iğne yapmaya gitmiş.
Hele ki söz konusu çocuklarsa, hiç dayanamazmış onlara.Bilgisi ve merakıyla kendini günden güne geliştirmiş. Artık şehirde tanınan, güvenilen
biriymiş. Nam-ı diğer “Eczacı Yakup” olmuş çıkmış adı.
Çektiği onca cefanın mükafatını herkes tarafından sevilerek almış. Onu üzen kimse
olmamış hayatında, o da kimseyi üzecek bir şey yapmamış ne de olsa. Ona sığınan
kimseyi boş çevirmemiş, elinde üç varsa, ikisini olmayanlara vermiş. Kim bir yola çıktıysa
arkasında dağ gibi durmuş. Gülenle gülmüş, ağlayanla ağlamış.
Okuduğu kitaplar boyunu aşmış. Fikirleriyle herkese ışık olmuş. Yol olmuş, yoldaş olmuş.
50’lerin ortasında, serin bir Nisan ayında çıkmış “ömrünün baharı” karşısına… Beline kadar
örülü saçlarına âşık olmuş bu genç kızın. Oje almak için gelmiş eczaneye. “Kırmızı olmasın,
babam kızar” demiş çekingen bir edayla. Renksiz, parlak olanı almış, uzatmış parasını.
Çıkınca dükkândan dışarı güzel kız, arkasından takip edip öğrenmiş yaşadığı evi Yakup.
Anasına gidip “isteyelim” demiş. Kimdir, necidir diye sormak lazımmış tabi. Sormuşlar
soruşturmuşlar. Şehrin ileri gelenlerine haber salmışlar. Kader bu ya kızın babası
Fotoğrafçı Vahit Efendi çıkıvermiş.
Vahit efendiye göstermiş, cebinde dört kat duran fotoğrafı. Fotoğrafa bakınca, anasının
kucağında susmadan ağlayan o bebek hemen gelmiş Vahit’in hatırına. “Verdim gitti”
demiş, eklemiş sonuna: “Kızım sana emanet, incitmeyesin sakın ola…”
Mütevazi bir sokak düğünüyle onlar ermiş muradına… Üç evlatları olmuş… İkisi kız biri
oğlan. Yalnızca gülerken akmış gözlerinden yaş… Mutluluktan başka hiçbir şey
biriktirmemiş heybesinde…
Bizim Yakup, ömrünün seksen birinci Nisan’ında, o çok sevdiği bahar çiçeklerini
koklayamadan göç etmiş öbür dünyaya…
“Ömrünün baharını” o gün ilk kez incitmiş…


