KARANLIK DÜNYAMIN MELODİSİ
Herkes karanlık dünyamı konuşurken ben ise dünyamın renkleri arasında kayboluyordum.
Gözlerim görmüyordu belki ama yüreğim her şeyin tüm detayını, en ince ayrıntısına kadar biliyordu. Annemin yüzü beynimin içine önceden işlenmiş gibi. Babamın gülüşü. Nergislerin moru. Papatyaların sarısı. Her şey zihnimde kayıtlıydı. İnanılır gibi değildi belki de ama her şeyi gören, bilen bir gönül gözüm vardı.
En büyük tutkum notalardı. Konuşmaya başladığım günden itibaren şarkılar söylemişim. Annem hep anlatır,
Herkesin çocuğu “anne, baba, mama” derken, ben evde “hey corç, versene borç…” diye gezermişim.
Sekiz-dokuz yaşlarındayken annem işe başlamıştı. Evde yalnız kalırdım. Yalnızlığımı unutmak için de radyoyu açardım, dans edip avazım çıktığı kadar eşlik ederdim çalan şarkıya. Notaların kuyruğuna takılıp süzülürken gökyüzünde hissederdim kendimi… Özgür ve güçlü…
Anneme her gece “Gün gelecek bende radyoda “mor menekşeler” şarkısını söyleyeceğim ve sende bana eşlik edeceksin Hafize Sultan” derdim. Gülerdik, bin bir tane inşallah dökülürdü dilimizden.
Sabah bahçede kahvaltımızı yaparken, postacının kapı gıcırtısıyla hemhal olmuş ayak sesleri geldi kulağımıza.
-” Seda Hanım’a “dedi. Elindeki sarı zarfta geleceğimi taşıyordu da postacı, haberi yoktu.
Zarfı açarken ellerim titriyordu. İçinde hayallerim vardı, umutlarım ve biraz da yersiz korkularım…
Üçe katlanmış uzunca kâğıdı anneme uzattım. Annemin titreyen sesi doldurdu kulaklarımı “Güzel kızım, Güzel Sanatlar Fakültesini mi kazandı şimdi?”
Yerimde duramıyordum. Bugün resmen radyoda sesimin yankılanmasına bir adım daha yaklaşmıştım. Baharda uyanan toprak kadar güçlü hissediyordum kendimi. Rengarenk çiçekler gibi açmıştım o an.
Yürümeyi yeni öğrenmiş bir çocuğun sevinci gibi koşuyordum güzel günlere, bazen yalpalıyordum, bazen yorulup düşüyordum ama pes etmeyip tekrar tekrar kalkıp devam ediyordum yoluma.
Fakülteye başladığım ilk günlerde her şey sandığımdan daha zordu.
Koridorların sesi henüz yabancıydı bana. Adımlarımı sayarak yürümeyi öğrenmem gerekti yeniden. “Ya yapamazsam?” korkusu sardı dört bir yanımı. Arkadaşlarım başta bana nasıl yaklaşacaklarını bilemediler. Kimi fazla sessizdi, kimi gereğinden fazla yardımcı olmaya çalışıyordu. Zamanla alıştık ama birbirimize. İlk sahneye çıktığım günü unutamıyorum mesela. Salon küçücüktü. Ama benim için uçsuz bucaksız bir derya gibiydi. Adımlarımı sayarak ilerliyordum. Ama nereye? Durdum. Acaba yanlış yerde miyim? Nefesim daraldı, kalbim sıkıştı. Tam o anda piyanodan gelen tiz bir -si sesi aydınlattı yolumu. Tuttum o sesi sıkıca, bir ip gibi, bir iz gibi…Buldum yerimi.
Korkularımı parçalara böldüm o günden sonra.
Her provada birazını bıraktım sahneye.
Her notada biraz daha özgürleştim.
Dört yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçti.
Ve bugün Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun oluyorum.
Ve bugün hayalini kurduğum günlerin en önemlisini yaşıyorum.
Ağır kadife perdenin uğultuyla açılıp kapandığını hissederken kürsüden ismim okunuyor ve sahneyi bana bırakıyorlar.
Okul birincisi olarak mezun olurken, mikrofonu elime alıyorum. Tüm gözler üzerimde, tam tepemde yalnızca beni aydınlatan sahne ışığının sıcaklığını vuruyor tenime.
Kendimi arkamda çalan orkestranın ritmine bırakıyorum.
Gözlerim ise sımsıkı kapalı, rüyada gibiyim. Öyle bir zamana ışınlanıyorum ki sanki;
“Annemin kırmızı ruganları ayağımda, saç fırçasından mikrofonum elimde, saçlarım belime kadar uzanmış ve bir sağa bir sola savruluyorlar. Dudağıma sürdüğüm pembe ruj neredeyse kulaklarıma kadar taşmış. Yaşım henüz 5.Avazım çıktığı kadar şarkımı söylüyorum. Ellerime bulaşmış pamuk şekerin kokusu burnuma geliyor.”
Sustuğumda ise herkes beni ayakta alkışlıyor. Ön sırada oturduklarını ilk andan beri hissettiğim ailem geliyor yanıma. Sımsıkı sarıyorlar beni. Öperken yüzümü ıslatan, her birinin yanaklarına doğru süzülen mutluluk gözyaşları akıyor yüreğimize. Tüm korkularımı temizler gibi.
Ve reverans yapıp ayrılıyorum sahneden. Başarmanın gururu içimde, bir yudum huzur ve tatminle dolu kalbimle…


