Yalnızlığı seviyorum ama yalnız değilim.
Bu cümleyi ilk kurduğumda bile içimde bir çelişki vardı. Çünkü etrafımda her zaman insanlar oldu. Arkadaşlar, tanıdıklar, konuşmalar, kalabalıklar… Hayatım hiçbir zaman dışarıdan bakıldığında “yalnız” görünmedi.
Ama kafa olarak hep tek başımaydım.
Kalabalıkların içinde olmak beni rahatlatıyordu. Çünkü kalabalık, senden bir şey beklemez. Kimse derinleşmek istemez, kimse gerçekten seni görmekle uğraşmaz. Herkes kendi yüküyle meşguldür. Orada görünmez olmak kolaydır. Ve görünmezlik, zamanla güvenli bir alana dönüşür.
Bu his yirmi bir yaşımda başladı. Bir sabah uyanıp “ben karamsar oldum” demedim. Net bir kırılma anı da yoktu. Yavaş yavaş yerleşti. Önce bazı şeylere eskisi kadar sevinmemeye başladım. Sonra hayal kurarken bile kendimi frenler oldum. En son fark ettiğim şey, artık hiçbir duygunun beni tam olarak ele geçirmemesiydi.
İçimde sürekli bir melankoli vardı ama bu tam anlamıyla bir mutsuzluk değildi. Umutsuz da değildim. Daha çok griydi. Ne çok karanlık ne de aydınlık. Sanki hayatın ayarları biraz kısılmıştı. Ses vardı ama derinlik yoktu. Görüntü vardı ama netlik azdı.
İnsanlara bir şey anlattığımda bunu daha net hissettim. Bir hayalimi, bir fikrimi ya da içimden geçen bir şeyi paylaştığımda, genelde aynı bakışı gördüm. Dinliyorlardı ama inanmıyorlardı. “Hadi bakalım, görelim” der gibi. O bakış, insanın içindeki hevesi sessizce söndürüyor. Eskiden canımı acıtıyordu. Sonra alıştım. Alışmak, birçok duygunun mezarıdır.
Çocukluğuma dönüp kendime bir şey söyleyebilsem, uzun uzun konuşmazdım. Nasihat vermezdim. Sadece karşıma geçip şunu söylerdim:
“Kendine yazık ettin.”
Belki o zaman anlamazdım ama bugün bu cümlenin ağırlığını taşıyorum.
Gerçekten sevdiğimi hissettiğim bir an olmadı. Bu cümle sert geliyor kulağa ama dürüst. Hiçbir yere, hiçbir insana tam ait hissetmedim. İnsanlarla bağ kurdum ama o bağların ucunda hep bir mesafe vardı. Sanki hep misafirdim. Ne kadar kalırsam kalayım, bir gün kalkıp gidecekmişim gibi.
İnsanların çoğunun çıkarı için sevdiğini düşündüm hep. Aile hariç. Onların sevgisi daha başka bir yerde duruyor. Ama geri kalan herkes için sevgi, biraz alışveriş gibi geldi bana. Verdiğin sürece varsın.
Ne daha çok seven oldum ne de daha çok vazgeçilen. Ortadaydım. Denge gibi görünen ama aslında boş bir yer. İnsan bazen bu ortada kalmışlık yüzünden kendini bile tartamıyor.
En yalnız hissettiğim yer kalabalıklardı. İnsan sayısı arttıkça yalnızlık da artıyordu sanki. O yüzden kulaklığımı takıp melankolik podcastler dinlemeye başladım. Sokaklarda amaçsızca yürüdüm. Kimseyle konuşmadan, kendi kafamda senaryolar kurdum. Hayallerim vardı ama onları kimseyle paylaşmadım. Çünkü paylaşıldığında eksilen şeyler var.
Kendime sık sık söylediğim bir cümle vardı:
“Başaramadık Metem.”
Güçlü görünmek zorunda hissettim hep. Çoğu zaman. İçim dolu olmasına rağmen bunu kimseye göstermedim. İnsanlar beni sakin sandı. Oysa içten içe yoruluyordum. En son ne zaman gerçekten güldüğümü hatırlamıyorum.
İnsanlar beni tanıdığını sandı ama sadece gördüklerini biliyorlardı. Aslında ben bile kendimi tam tanımıyordum. Bazen ne hissettiğimi anlamakta zorlanıyordum.
Yine de devam ettim. Çünkü içimde bir merak vardı. Hayalimdeki hayatı yaşayıp yaşayamayacağımı görmek istiyordum. Belki düzelirdi, belki değişmezdi ama bilmeden bırakmak istemedim.
Gelecekteki kendime tek bir soru sorsaydım, bu olurdu:
“Hâlâ aynı duygulardasın, değil mi?”


