Denizin geniz yakan tuzlu kokusu. Kulaklarıma ilişen dalgaların sesi. Sıcak kum, tabanlarımı döverken başımı sana doğru çeviriyorum. O güzel kirpiklerin açılıp kapanıyor, irislerin masmavi denize odaklanmış. Bana da öyle bakmalısın. Yavaşça koluna dokunuyorum. Senin yanımda olduğunu bilmenin rahatlığıyla, zihnimdeki çarpık raflara geri iliştiriyorum aniden tozlu sayfalara bulanmış kaptanın ölüm defterini. Şuan pek sırası değil bu kötü düşüncelerin, vakti var.
“Otursak ya buraya?”
Onaylar gözlerle bakıyorsun, ardından biraz önüme geçip yosunlu kayayı elinle kontrol ederek, üstüne dikkatli adımlarla çıkıp oturuyorsun. Elini bana uzattığında, gülümsüyorum belli belirsiz. Biraz zorlansam da kaygan yosunların üstünden kayaya ulaşıyorum. Denizin dalgaları kayanın alt kısımlarını eritmiş, tuhaf buluyorum bunu. Kim bilir oturduğumuz bu koca taş parçasının aşınması nice zaman almıştır, zamanın böylece usulca, acımadan ve devamlı geçişinin kanıtı, yüzüme çarpıyor birden. Ayaklarımın ucu hafiften değiyor suya. Ayaklarımı çırpıyorum.
“Uzun zamandır gelmiyoruz buraya, farkında mısın? Kendimize zaman ayırmayalı o kadar olmuş ki Esra… En son ne zaman şöyle güzel, karşılıklı bir yemek yedik seninle, hatırlamıyorum bile.”
Sessiz kalmayı seçtim. O böyle yakınır bir şeylerden, ben ise onu dengeleyen taraf olurum, sessizce dinlerim. O hep uzaklara seyahat etmek isteyen, uçsuz bucaksız yolları düşleyen, hayallerinin peşinden avazıyla koşmaya çalışan taraftır. Ben ise işin biraz daha gerçekçi kısmını oluştururum, nasıl olacak bu uçsuz bucaksız hayaller?
“Esra, akşam gidelim mi sana bahsettiğim yere? Bak çok seversin, kasıntı bir yer değil merak etme. Çok içimde kalacak gitmezsek eğer.”
Uzunca bir iç çektim. Başımı omzuna yasladım. Bu, evet demekti. Bilirdi. Zaferle gülümsedi, başım eğik olduğundan görmedim gülümsediğini ama, bir insanın güldüğünü bilmek için görmeye ihtiyacınız da yoktur aslında, iyi tanımak yeterlidir. Koskoca şu evrende birisini bulabilmek, o birisi ile karşılıklı sevgi paydasında buluşabilmek, hiç konuşmasına gerek duymadan sadece nefes alış verişinin tonundan dahi ne demek istediğini anlayabilmek ne de yüce şey böyle.
“Bazen içim içime sığmıyor. Sonumu göremiyorum. Bu düşüncem normal mi? Bana hiç mantıklı gelmiyor, bir oyundayız sanki, insanların hepsi mutlu, her şeyden habersiz, fakat ben her şeyi bilen tek kişi, sanki bir mutsuzluk bahşedilmiş bana, bu düşünce dönüp duruyor sürekli zihnimde. Yani evet, yaşıyoruz, kötü durumda da değiliz ama neden peki? Bu iş nereye varacak, her şey bana o kadar anlamsız ve tekdüze bir grilikte geliyor ki! Şu denize bak, kuşlara bak. Bize ve arkamızda dolaşmakta olan insanlara bak, tüm bunlar ne için? Kaptanı bile olmayan bir geminin tek başına korkunç bir fırtınada alabora olmamak için uğraşması gibi bir şey değil mi tüm bu olanlar? Ve sanki bunları sadece ben düşünüyorum, mesela alt katımızda oturan o kadın hiç bu düşünceleri kurcalamış mıdır? Ya da ne bileyim işte, herhangi birisi. Sen mesela? Sen hiç düşünüyor musun bunları?”
Dalga geçer gibi güldü. Kötü niyetli bir gülüş değildi bu biliyordum, sadece hayatı akışına bırakan, dalgalara kendini bırakan, koyuveren bir gülüştü. Oysa benim içimde bir yerlerde, bir şeyler kopuyordu. Hissediyordum. Genzim yanıyordu. Denizin tuzlu kokusundan mıdır, beni zorlayan düşünceler silsilesinden midir bilinmez.
“Esra boşver bunları, düşünme bu kadar, kendi kendini yiyip bitiriyorsun. Ne var, birazcık da bardağın dolu tarafından baksan? Hep bir olumsuzluk, hep bir olumsuzluk. Ruhum emiliyor sanki. Yani, demek istediğim, ruhum emilmiyor ama… Anla işte, öyle… Ne gerek var yahu, bu duyguları tabii ki ben de hissediyorum zaman zaman ama bilmiyorum, hiçbir yararı yok bunların. Seni daha da içine kapatır bunlar. Bir gün anlayacaksın bu kadar düşünmenin insanı iyi bir tarafa koymadığını. Hayat ne bir film ne de bir roman. Hayatın gizli sırlarına vakıf olan bir başrol de değiliz başkarakter de. Hayatı akışına bırak, dalgalara kapıl gitsin yahu!”
Yerimde rahatsızca kıpırdandım, sözleri ağır gelmişti bana. Haklıydı. Doğru da söylüyordu ama bu elimden gelen bir şey değildi. Evet aslında mutluydum, bir derdim yoktu elle tutulur. Benim derdim hayatın kendisiydi. Belki bu yaptığım şımarıklık olarak görülecekti fakat ne yapabilirdim ki… Demek ruhunu emiyordum. Ona zarar verme düşüncesi beni yaralardı. Ondan çok ben yara alırdım. Onun ruh halini düşürmek istemezdim tabii ki. Bunu ona yapmaya hakkım yok, neşesini, hayatının renklerini kendi kara çalmalarıma boyayacak bencilliği yapamazdım. Bunu bırakmam gerekiyordu, akışına bırakmak belki de…
“Sigara var mı?”
Arka cebinden yıpranmış paketi çıkarttı, bana uzattı.
“Son tek kalmış, o da senin şansınaymış. Hadi bakalım, güzel şeyler olacak.”
Sigarayı dudaklarım arasına götürdüm. Ona yaklaştım, eliyle rüzgarın ateşi söndürmesini engellemek için sigaranın üstünü kapatıp yaktı. İşte bu küçücük anlar, küçücük yardımlar… İyi ki varsın dilekleri. İyi ki varsın sen.
“Haklısın aslında, hayat yaşamaya değer. En azından sen varsın ya…”
Sigaranın yarısına gelmiştim. O hiç istemedi ama yine de kalanını içmek istediğini biliyordum. Biz sigaralarımızı paylaşırdık hep. Eh, bazı gereksiz ama hoş şeyler büyütürdü aşkı işte böyle. Sessiz güzellikler, konuşmadan anlaşmalar… Nasıl da yokluktan besleniyordu bu aşk denen şey?
Sigaramı ona uzattım. Bunu bekliyormuş gibi, aldı hemen. Ayaklandım. Kendimi toparlamam, silkelenmem gerekiyordu. Belki de denizi dalgalı olan tek kaptan ben değildim. Bazı defterler zihinde açık kalabilirdi kalmasına, en ortasından hem de… Ancak insan, yüreğinin en dibine nasıl gömeceğini de öğrenmeliydi bu tozlu sayfaları.
“Hadi yavaştan kalkalım, madem akşama gideceğimiz bir yer var, hazırlanmamız gerek değil mi?”
Mutlu olmuştu. Bana bakarken gözleri parıldadı. Nasıl da sevgiyle bakıyordu.
“Evet, evet. Esra, sana aldığım parfümden sık, çok seviyorum ben onu. Sana çok yakışıyor. Hangi gömleğimi giysem acaba, altına da güzel bir pantolon… Gömleğimi sen seçer misin? Sen de o siyah elbiseni giysen, hatta bak…”


