“Genç Kağan, durmadan yazıyordu.
Verdiğim, ışıltılı söz görevine karşılık bunu söylemiş bir danışanım. Oysa çok basit bir şey istemiştim. Dünyamızı bu noktaya taşımak için yüzyıllarımızı verdik, geldiğimiz son durumu siz düşünün. Durmadan yazmaktan bahsediyor, hangi çağda yaşadığımızın farkına varamayan gençlerimiz var hala.”
Önündeki şeffaf ekranda, Gelecek Rehberi’nin söylediklerini dinleyince gülümsemeden yapamadı. Rehber kendine hakim olamadan, köpürerek söylemişti sözlerini. Yine de Düzen’in kurallarına uymuş ve hınça hınç eleştirdiği Ulaş’ın adını iletişime vermemişti. Tahmin ettiği ortamı yakaladığını düşünen Ulaş, onun aracılığıyla bütün dünya halkına ders vermekte kararlıydı.
“Değerli Rehber, şikayetinize saygı duymakla beraber, bahsettiğiniz gencin söylediği cümleyle ilgili bir detay dikkatimi çekti. İzninizle paylaşmak isterim. Bu cümle ister istemez bende birkaç durum hakkında merak uyandırdı. Örneğin, Genç Kağan kim, neler yaşıyor da bu kadar azimle yazmaya çalışıyor acaba?”
İstediği bombayı iletişime koymuş ve söylediklerinin etkisini görmeyi zamana bırakmıştı. Oturduğu yerden kalktı, önündeki şeffaf ekranın içinden geçti, masasına doğru yaklaştı ve sandalyesine oturdu. Çekmeceden çıkardığı eski bir defteri önüne koydu. Odasının köşesinde, köşenin masasında müzedeki destansı bir kalkan gibi duran kalemliği eline aldı. Onu açmadan önce bir süre kalemliğe baktı, düşündü. Belki de Yeni Dünya halkı içinde sadece onun elinde böyle bir eşya vardı. Dededen kalan şu yadigar ne önemli hatıralar bırakmıştı ve daha nicesine de gebeydi. Elindekini açtı. Uçları açılmış iki kurşun kalem, yıpranıp çatlamış bir silgi, bıçağı kararmaya yüz tutmuş bir kalem açacağı vardı kalemliğin içinde. Defterin yeşil rengi solup dökülmüş kapağını, sertliğini yitirmiş yanıyla açtı ve pütürlü sayfaya ilk cümlesini yazdı.
“Genç Kağan, durmadan yazıyordu.” Kalemi defterin yanına yavaşça bıraktı. Güneşin solgun ışığı, defterin sararmış yaprağıyla kaynaşıyor, yazdığı cümle, bu bütünleşmenin ortasında dalgalanıyordu. Yazmaya devam eden Kağan’ı görür gibi oluyordu bir yandan. Kağan kalemini defterde gezdirirken onun önünde, parlak güneşin altındaki ışık ve gölge oyunları sergileniyordu. O zamanlar Güneş’in oldukça parlak olduğunu fark etti. Şimdi… Kalemsizlikle kendi temelini atan Düzen’in, Dünya’yı aydınlatan şu koca yıldızı bile nasıl soldurduğunu hayretle düşünüyordu.
Rehber onu hangi çağda yaşadığını bilmemekle suçlasa da Ulaş, kurulan yeni geleceğin ortaya koyduğu, muhteşem saydığı sözde lütufların farkındaydı. Kazanılmış Yeni Dünya’da, ilerlemeyi sağlayan esas unsur teknoloji değildi. İnsanoğlu bir yere kadar gelişen teknolojinin nimetlerinden faydalanmış ve sonra ileri bir boyuta yükselmişti. Her şey, kalemsiz bir hayata geçildiğinde başlamıştı. Yeni Dünya halkınca, kalemle yazı yazmak, uzun sözlerle beyinleri yormak ilkelliğin göstergeleri sayılmış ve kalemden kopuş gerçekleşmişti. Düzen içinde beynini yorabilecek ilkel varlıklar sadece robot ve bilgisayarlardı. İnsanlar söyler, onlar kaydeder ve diğer insanlar da söylenenleri, yine kendilerini yormadan dinlerlerdi.
***
Önündeki defterde kendi gölgesinin dans edişi gibi dalgalıydı ocaktaki alevler. Ateşin üstünde dönerken kızarmakta olan kuzunun kokusu bile genç Kağan’ın dikkatini dağıtmaya
yetmiyordu. Lezzetinden şüphe edilmeyen kuzu eti yenileceğinden habersiz olmak değildi onunki. Elbette olup bitenin farkındaydı. Aralıklı ağaçların arasına serilmiş yeşil çayırların ortasında oba halkı toplanmış, yine bir ziyafet hazırlığındaydı. Kağan, kızaran etin kokusuna etraflarındaki onca çiçeğin karışıp buhur olduğunu biliyor, neşesi çoktan kabarmış olan insan sesine kaynaşan onca kuş cıvıltısını duyuyordu çalışırken. Zaten onun için her şey fark ederek başlamamış mıydı? Bir çiçeğin rengine ve tütsülenmiş zarafetine, bir hayvanın doğayla uyum sağlamış alçakgönüllü duruşuna, insanın var olma çabasında nasıl hareket etmesi gerektiğine, şu çimi, şu çayırı bir yana yatıran ılık rüzgarın yeryüzünde nasıl dolaştığına bunca zaman kafa yormuştu. Bu bilgiler onun kafasına yerleşmeye başladıkça daha da açılıyor, birbirine bağlanıyor, aklında yeni kümeler oluşturuyor ve sonu gelmez bir büyüme hızına ulaşıyordu. Kağan araştırmalarıyla, yazdıklarıyla bu hıza kendini kaptırdığında gelecek denen belirsiz zamana adım atıverecekmiş gibi hissediyordu. Çatırdayan ateşin üstündeki şişlenmiş kuzu ile birlikte hayatın bütün organları kendi içinde dönedursun. O, buluşlarıyla büyük bir adım atıp geleceğe ayak basmak istiyordu sadece. Bunun için araştırmalarından vazgeçmiyor, elinden kalemini düşürmüyordu. Sadece bilimsel çalışmalarını değil, aynı zamanda ileride nelerin keşfedilebileceğini yansıtan bir kurgu da kaleme alıyordu. O kadar isteyip daha ulaşamadığı, görmediği zamanı şimdiden yaşayabilmesi bir hikayeyle mümkündü nasıl olsa.
***
Ulaş’ın yönelttiği soru, Rehber’in cevap vermesine fırsat kalmadan iletişimde büyük ilgi görmüştü. İnsanlar, sanki bunca zaman küçük bir kıvılcım çıkmasını beklemiş gibi ilk fırsatta birbirlerini tutuşturmaya başlamışlardı. İletişimde bir sorunun altında birikip büyüyen kalabalık, aynı konuda, aynı arzuyla Genç Kağan’a bir kimlik kazandırıyor, onun nasıl bir hayat yaşamış olabileceğini ciddiyetle tahmin etmeye çalışıyordu. Biraz hayal gücü, biraz büyüklerin, dedelerin geçmişe dair anlattığı anılar esin kaynağı oluyordu insanların sözlerine. Kalbin gizli bir köşesine hapsedilen duyguları, aklıyla orada olduğunu bilse de pek dile dökemiyordu Düzen halkı. Oysa ataları anlatmamış mıydı bu duyguyu? Eski dünyada şehirlerine akın eden insanlar, ne kadar rahat yaşarlarsa yaşasınlar, köy hayatını özlemişlerdi. Zamanlarının büyükleri, atalarından dinlediklerini masalsı bir eğlenceyle birbirlerine anlatırdı iletişimde asla konuşulmayan bu gerçekleri. Nasıl olsa, gerçek dışı bir toza bulanıp, pembeleşen bir geçmiş ne Yeni Dünya insanlarını ne de Düzen yöneticilerini rahatsız ediyordu. Yöneticilerin, eski çağlardaki çağ dışı anlayışa sahip idareciler gibi kaygıları, çabaları yoktu. Kalemin dolayısıyla yazının, dolayısıyla okumanın terk edildiği bir dönemde bir mucize gerçekleşmiş, insanlar milletçe sahip oldukları hırslardan vazgeçmişlerdi. Böylece zamanla bütün devletler, anlayışlarını tekelleştirip bir yönetim altında insanları toplamayı başarmışlardı. İnsanlar, uyum sağladıkları bir çatı altında neredeyse kendi kendilerini idare ediyorlardı. Bu yüzden Yeni Dünya insanları ne asker yetiştirmeye ne de silah üretmeye ihtiyaç duyuyordu. Sağlanan bu düzeni bir gün, bir hikayenin bozabileceğini, insanların hayatı tekrar sorgulamaya başlayacağını kim bilebilirdi ki?
***
Daha küçük yaşlarda, çevresindeki her varlığı, kimsenin dikkat etmediği detayları düşünürken dönmeye başlamıştı Kağan’ın mucizevi dünyası. Eflatun, Sokrates, Platon, Aristoteles gibi pek çok filozofun hayatını okumuştu. Onların öğretilerini benimseyip kendi hayatını da bunlarla şekillendirmeye çalışmıştı. Çocuk denen yaşta bu kadar çok okuması, araştırma ve keşiflerin peşinden koşması onu hem ailesinin hem oba halkının eleştiri odağı yapmıştı. Ne
var ki kendi görevlerini aksatmaması, onun üzerine fazla gidilmesine engel oluyordu. Her gün hayvanları güdüyor, onlarca kova su taşıyor, odun topluyor, anne ve babasına diğer işlerde de yardımcı olmaktan geri durmuyordu. Günün geri kalan vakitlerinde ise kendini araştırmalarına veriyordu.
“Oğlum, senin için gerçekten endişeleniyoruz.” demişti bir seferinde babası. Detaylara bakmaya ısınan aklından o günü asla çıkaramayacaktı Kağan. Biraz sertçe ama ılık esen rüzgar, onu yüreklendirmeye devam ederken araya girmişti babasının sözleri. O, yanına geldiğinde yine kuyunun başında, bir süredir yapmaya çalıştığı değirmen işiyle uğraşıyordu. Daldığı hayalden çıkıp ona bakmıştı. Her zaman sert görünmeye çalışan ama sevecenliğini hissettiği babasının bu sefer bir kaygı heykeli gibi duruşunu hatırlıyordu. Yaşlı adamın yüzünde donan ifadeyi gördüğünde uçurumdan düşme refleksiyle bedeni sarsılmıştı adeta. Babasını ilk kez bu halde görüyordu. Kağan telaş ve teselli karışımı bir ses tonuyla konuşmuştu.
“Benim için kaygılanmanıza bir sebep yok ki baba! Biliyorum, diğer çocuklar gibi davranmadığım için korkuyorsunuz, benim için üzülüyorsunuz. Ama inanın, ben böyle daha mutluyum.” Cümlesini bitirdikten sonra heyecanla kuyuya yöneldi, ikna etme çabasıyla başını salladı, kendinden emindi. Kuyu ağzının yanında, çıkıntı halindeki kolu çevirirken gözlerini ayırmadığı babasına göz kırpıp gülümsedi.
“Zaten buradaki işimi de bitirmiştim.” Çevrilen kolun sağladığı hareket, önce kuyunun üstündeki rüzgar gülünü, sonra onun altındaki çarkları, çarklarla beraber değirmeni döndürmeye başlamıştı. Bir taraftan kuyuya inen halat üzerindeki kaseler diğer taraftan kuyudan suyla dolmuş şekilde çıkıyor, dolan kaseler tekrar kuyuya inmeden önce ağızdaki hazneye suyunu boşaltıyordu. Küçük bilge, hayvanları sulayacak suyu rüzgar gücüyle kuyudan çıkarmayı başarmıştı. Oğlunun zekasından zaten şüphe etmeyen babası, onun gerçekten mutlu olduğuna da inanmış, ümitsizliğin kuyusundan bir anda sevinçle çıkıvermişti. Babasının yüzü aydınlanmıştı. Kağan babasının ona nasıl bir coşkuyla sarıldığı o ânı hiç unutmayacaktı.
***
Yeni Dünya’nın temelleri, iletişimde kendine yer açan küçük bir hikayeyle sarsılmaya başlamıştı. Ulaş, yıkımın çok yakın olduğunu hissediyor ve değişimin getireceklerinden şimdiden mutluluk duyuyordu. Öyle ki sona doğru gidilen yolda Düzen’in elinin kolunun bağlı oluşu keyfini daha da artırıyordu.
Ulaş, Kağan’ın hikayesine son şeklini vermeden önce, yeryüzünün nadir kalan bölgelerinden Üçüncü Doğa’ya halkı davet etti. Belirlenen tarihte bir araya gelen insanlar kolay bir hayattan kaçıp zor olana el atmak için kolları sığamıştı. Çadırlar, ocaklar kuruldu, odun toplanıp ateş yakıldı, çadırlara kova kova su taşınırken ocaklara tencere tencere yemek konuldu. Bir vakit, rüzgarı dinleyip nadiren karşılaştıkları çiçek kokusunu çektiler içlerine. Rüzgarda gülünü, değirmende çarkını döndürmeyi unutmadı kimse. Sonra, onca insanın sessizliğinde duyulan su sesine, yazmakta olan kalemlerin hışırtıları karışıyordu.
***
Felsefe sorgulamaları, bilimsel araştırmaları bir yandan da tamamlamaya çalıştığı hikaye hiç beklemediği bir seziye götürüyordu Kağan’ı. Hayal ettiği, kurmaya ve ulaşmaya çalıştığı
geleceğin büyük bir çıkmazla yön değiştireceğini anladığında elindeki kalemi istemsizce düşürmüştü. Bu nasıl olur? Bilimsel çalışmalarının ortaya koyacağı teknolojinin başka gelişmeleri de tetikleyeceğini, insanların hayatlarındaki kolaylıkların ne ölçüde genişleyeceğini tek tek hesaplayabilmişti. Gerçekten bunu mu istiyordu, arzuladığı geleceğin varış noktası böyle mi olmalıydı? Kolay, oldukça kolay bir hayat… Koku… Ne kızarmış et ne rüzgarda çiçek kokusu cazip geliyordu artık. Galiba geleceği bilmek böyle bir duyguymuş. Ateşin üstünde dönen kuzuya baktı. Bu sefer lezzet alacaklısı gibi değil, maddesel sorgulayıcı gibiydi bakışları. Kuzu dönüyor. Sadece o değil, araştırmalarıyla çözmüştü işte, her varlık dönmüyor mu? Kuzunun peşinde bir kurt, kurt da kocayıp varacağı kara toprağa doğru dönüyordu insan misali. İçimizdeki kan, kanımızdaki hücreler, maddenin atomu, atomun çekirdekleri, güneşin dünyası, dünyanın kendisi ne diye döner durur? Kağan, şimdiye kadar dönmeyen tek olgunun zaman olduğunu düşünmüştü. Şimdi dönmeyen zamandan da şüphe etmeye başlamıştı. Şimdiye kadar zamanın düz bir çizgi olduğunu düşünmüştü. Ya zaman dediği şey, kocaman bir halkaysa ve kendisi bu halkanın üstünde ilerleyen zerre kadar bir toz tanesiyse… Görmekte zorlandığı halkanın düz olduğunu zannetmesinden doğal ne yanılgı olabilirdi? Evet, her şey gibi zaman da dönüyordu. Geçmişten geleceğe, gelecekten geçmişe… Tam bu sırada, gösterilen bu kadar çabadan sonra, insanların geçmişi tekrar isteyebileceğini kabul etmek Kağan için kaçınılmaz bir gerçek oluverdi. İnsanlar, dönen bütün alem gibi, geçmişlerine dönmek isteyeceklerdi bir gün. O yüzden Kağan adımlarını artık geleceğe atmaya çalışmayacaktı. Sadece yazacak, yazdıklarıyla hem geçmişe hem geleceğe iz düşmüş olacaktı. Kalemi eline tekrar aldı. Kalemin ucunu bıçağıyla açtı. Öptü kalemi ve yazmaya başladı. “Genç Kağan, sürekli düşünüyordu. Zaman nereye dönüyor, zamanın neresinde yaşıyordu? Geçmişte mi, gelecekte mi?..”



