HAYAL KIRIKLIĞI
Rüzgâr esintisiyle yere düşen kalemimi almaya gerek görmeden savrularak okula
girdim. En son hatırladığım şey sabah okula gelmeden önce “ Bugün çok güzel geçecek.” diye
bağırmış olmamdı. Kelimelerin gücüymüş, henüz bir etkisini görmüş değilim hâlbuki. İki
dakika nefes alabilmek için durup saatime baktım. Çok geç kalmıştım.
“ Genelde geç kalan öğrenci çok gördüm ama geç kalan bir öğretmeni de ilk defa
görüyorum.” dedi Sumak alaylı bir şekilde.
“ Elimde değil, erken kalkmayı ne kadar denesem de hep geç kaldığımı biliyorsun.”
diye savunmamı yaparak ders programıma baktım.
“ Olamaz, 12 A” diye içimden isyan ettim. Sanki o öğrencileri bilerek o sınıfa
toplamışlardı, zekiler sınıfı. Felsefe öğretmeni ben olduğum halde sordukları o kafa karıştırıcı
sorulara yine kendilerinin cevap bulması beni bazen utandırıyor. Öğrencinin sorduğu soruyu
cevaplayamamak bir öğretmenin en büyük korkusu değil miydi zaten. Topuklu
ayakkabılarımın izin verdiği kadarıyla merdivenleri hızlıca çıktım.
“ İçeriye girince gülümsemeyi unutma.” diye fısıldayan Sumak’a sahte bir gülücük
attım.
Sınıfa girdiğimde kapı açıktı. Öğrenciler birbirlerine sonunda geldi bakışı atarak ayağa
kalktı. Yarım bir gülümsemeyle “ Oturun.” dedim. Derin bir nefes aldım ve “Nerede
kalmıştık?” diye sordum. Herkes birbirine baktı, cevap yoktu. Aralarında not tutmuş olan bile
yoktu.
Sumak “Seninle dalga geçiyor olmalılar.” deyince vücudumun utançtan yandığını
hissettim. Bu ilk dersim değildi. Düşününce ilk dersim bundan daha kötüydü. Kimseyi
tanımıyordum, hem öğretmenlerden hem de öğrencilerden çekiniyordum. Kafamda tek bir
düşünce vardı; “Kendini utandırma.” İlk dersimde bilgi eksikliğimin olduğunun farkında
değildim, ayrıca çekingen biri olduğum için de konuşmakta zorlanıyordum. Şimdi, çekingen
değilim lâkin ‘utanç’ kelimesi boynuma asılan bir kolye gibi yanımda dolaşıyordu.
2
Öğrencilerden çıt çıkmayınca tahtaya bir soru yazdım. ‘Haklı olan mı güçlüdür yoksa
güçlü olan mı haklıdır?’ Bu soru ilgilerini çekti ve tartışmaya başladılar, böylece dersi
başarıyla bitirebildim.
Merdivenlerden inerken elimle boynumu ovuşturdum. Ders boyunca konuşmanın ve
devamlı sessizlik diye bağırmanın sonucu acıyan bir boğaz oluyordu. Sürekli sallanan topuğu
yüzünden canımı acıtan ayakkabıyı çıkarıp merdivenlerden öyle inme düşüncesini kafamdan
uzaklaştırıp rehberlik odasına girdim. Diğer bir görevim rehber öğretmenliğiydi. Belki de en
sevdiğim görevimdi. Sorunları olan çocukları dinlemek ve onlarla konuşmak mutlu ediyordu
beni.
“Utanç kolyesiyle yaşayan bir rehber öğretmen” diye güldü Sumak. “Yine öğretmenler
odasına gidemedin değil mi?” diye sordu
Herkesin bir konfor alanı vardır. O alandan çıkmaktan zorlanırlar ve yeni alanlara
giremezler. Sanırım benim konfor alanım da rehberlik odası. Öğretmenler odasına girmeyi ne
kadar çok istesem de bunu yapamıyordum. Onların yanında sebepsizce konuşacak konu
bulamıyordum. Susuyordum, sadece susuyordum. Konuştukları konulara katılayım diyorum o
da ilgimi çekmiyordu. Sanki kelimeler anlamsızdı, söyledikleri, konuştukları şeyler adeta
saçmaydı ya da içleri boştu. İşte o zaman fark ettim, ben konuşmuyorum, ben sadece
dinliyorum. Ben dinlemeyi mi seviyordum?
“Bir şeyler içmek ister misiniz Derin Hocam?” diye sordu hizmet görevlisi Filiz Hanım.
Masama geçerek onun yorgun yüzüne baktım. Gülümserken yüzünde oluşan kırışıklıları
sayabilirdim. Yukarıdan özensizce toplanmış topuzundan beyaz saç telleri alnına değiyordu.
Gülümsüyordu ama hüzünlüydü. Titreyen elindeki tepsiyi göstererek tekrar sordu. “Bir şeyler
içmek ister misiniz? “
Başımı hayır anlamında sallayarak “ Böyle iyi.” deyip öğrenci dosyalarına baktım. Çok
geçmeden kısa cevabımdan utanarak onu önemsemediğimi fark eden yüzüne baktım ve “Sen
nasıl oldun?” diye sordum.
Onunla ilgilendiğimi düşünen yüzü gülümsedi ve “Daha iyiyim. Dün sabahtan gittim
hastaneye, doktorlar yumurtalıklarında sorun var ama çok zararlı değil dediler, ben de sonra
buraya geldim…”
Konuşmasına devam ediyordu ama ben sadece yüzüne bakıyordum. Onu dinliyordum
fakat duymuyordum. Odaklanamıyordum, kelimeler sanki havada savruluyor sonra
3
çarpacakçasına bana geliyordu ancak bana ulaşamıyorlardı. İki saniye önce söylediği
kelimeleri çoktan hatırlamıyordum. Boş gözlerle Filiz Hanım’a baktım ve “Çok geçmiş
olsun.” demekle yetindim. Filiz Hanım gittiğinde başımı avuçlarımın arasına aldım ve
gözlerimi kapattım.
“Ne oluyor? Kelimelerle sıkıntım ne? Neden dinlediğim halde hiçbir şeyi
duyamıyorum? Neden konuşacak kelimeleri unutuyorum?” diye ardı ardına sorular sordum
Sumak’a. Cevap yok.
Öğrencilerin sınav notlarını girmek için bir süre bilgisayarda oyalandım. İşim bitince
birkaç magazine bakarım düşüncesiyle sitelere baktım. O anda gözüme bir şey çarptı.
Bilgisayarda kocaman bir yazı vardı ‘Hikâye Yarışması.’
“Hikâye yarışması mı?” diye sordu Sumak.
“Evet.” dedim ağzımı büzerek. Daha önce birkaç kere roman yazmıştım ama hiç iyi
sonuçlar almamıştım. Öğrenciyken kendi kendime yazarken öğretmenim bulup okumuş ve
çok beğenmişti, sonra diğerlerini de okumak istemişti. Okuduktan sonra bunları basalım
demişti ama kanser olduktan sonra bir daha onu görmemiştim. Sonrasında grafik tasarımcılık
yaparken patronum yazdığım bir romanı okuyup beğendi ve bana basmak için ümit verdi, ne
var ki o da pek sözünde durmadı. Ondan sonra ben de yazmayı bırakmıştım.
“Kelimelerle sorunu olan birinin roman yazması normal değil.” diye dalga geçti Sumak.
Küçümseyerek “Seninle konuşmam da normal değil.” dedim. “Hem artık bıraktım.”
dedim kendi kendime.
Odamın camından karşı odaya baktım. Halkla İlişkiler Müdürü telefon görüşmesi
yapıyordu. Ne zaman yanına gitsem onu sürekli telefonla konuşurken buluyordum. Merak
ediyorum, bu kadar uzun konuşacak konuyu nereden buluyordu. Kahkaha sesleri odama kadar
geliyordu. İçimden ona imrendim, hayat enerjisi yüksek uzun boylu güzel bir kadındı. Sarıya
boyanmış saçlarını parmaklarına dolayarak öne getirdiğinde gözlerim parmaklarından
ayrılmıyordu. Daima ayağında olan topuklu ayakkabılarının çıkardığı ses sinirimi bozsa da
ona güzel bir hava katıyordu. Sürekli değiştirdiği erkeklerden bahsederken konuşmadan onu
dinleyebiliyordum. Sanırım bu yüzden okuldaki tek arkadaşımdı. Konuşmayı seven biriydi bu
sebeple yanında konuşmama gerek kalmazdı, sadece dinlerdim.
Telefon görüşmesi bittiğinde yanına gittim ve her zamanki yerime oturdum.
Anlatacaklarını beklediğimi gösteren gözlerle ona baktım.
4
“Kahve?” diye sordu kıkırdayarak.
Kahvelerimizi içerken bana yeni erkek arkadaşıyla ilgili her şeyi anlatmaya başladı.
Onu dinlerken kelimeleri yakalamak için avuçlarımı sıkmaya başladım. Sanırım bunun sürekli
yapıyorum çünkü avucum artık kızarmaya başladı.
“Mucize.” dedi derin bir nefes alarak.
“Efendim ?” diye sordum konuyu kaçırarak.
“Mucize dedim, onunla tanışmam kesinlikle bir mucize.”
Alaycı bir şekilde güldüm. Mucizelere inanmayan biri olarak konudan tamamen
uzaklaşmıştım.
“Neden güldün?” diye sordu merakla.
“Mucizelere inanmam.” dedim sıkıldığımı belli eden bir tavırla. “Bu konuma gelmek
için çok uğraştım. Her zaman ailemin isteğini yerine getirmek için çabaladım. Hep öğretmen
olmamı istiyorlardı, ne yapacağıma onlar karar verdiler, onlarla beraber hayalimin bu
olduğunu düşündüm. Hayaline kavuşmuş bir öğretmen! Peki sorsana mutlu muyum?”
“Ama öğretmen olmak, yalnız yaşamak ve kariyer yapmak senin hayalin değil miydi?”
diye sordu.
“Çok korkunç bir şey değil mi?” diye sordum. Kızaran gözlerimden akan gözyaşlarımı
silerek “Hayal kuruyorsun gerçekleşiyor fakat en sonunda onun istediğin şey olmadığını fark
ediyorsun. Hayalim gerçekleşti ama ben mutsuzum.” dedim. “Şimdiye kadar mucize
neredeydi?”
“Evet, şu an mutsuzsun, çünkü hayatının amacı kalmamış.” dedi bana peçete uzatarak.
“Belki mucize yakında karşına çıkacaktır.”
“Hayatımın amacı mı?” diye bir soru döndü beynimde. Evet, benim bir amacım ya da
yapmak istediğim bir uğraş kalmamıştı.
“Hikâye…” dedi Sumak.
“Evet, doğru, tekrardan yazmalıyım.” dedim gülümseyerek.
“Kimle konuşuyorsun?” diye sordu Halkla İlişkiler Müdürü.
“Kimseyle, kendi kendime konuşuyorum.” dedim çaktırmayarak.
5
UMUT ÇIĞLIĞI
Hikâye yazmak. Hikâye neydi ki? Daha önceden hep roman yazmaya çalışmıştım ama
onun hikâyeden farkı ne? Bir süre bunları düşündükten sonra araştırmaya karar verdim.
İnternet sitesini açtım ve önüme çıkan yığınla yazıya göz gezdirdim.
“Hep bilgi kirliliği. Kim ne isterse yazmış. Hangisinin doğru olduğunu nasıl
anlayacaksın?” diye tekrar homurdanmaya başladı Sumak. Yazılara öylesine odaklanmıştım
ki onun sesini güçbelâ duyabiliyordum. Yazma heyecanına o kadar çok kapılmıştım ki
ellerimin terlediğini, hayal gücümün kendi sınırlarını zorladığını hissedebiliyordum. Kafamda
bir sürü senaryo geçiyordu. Aşk hakkında, korku hakkında, acı hakkında vb. böyle gidebilirdi.
“Ben ne yazacağım?” diye sordum Sumak’a ağzımı bükerek. Her şey gözüme canlanır
gibi gelmeye başladı. Her şey hakkında yazabilirdim. Kelimeler havada sıralanmayı
bekleyerek uçuyordu. Önce hangi kelimeyi yakalamalıydım? Ne yazacaktım? Konum ne
olmalıydı?
“Kavuşamayan iki sevgiliyi yazabilirsin.” diye öneride bulundu Sumak. Ona sadece
sahte bir gülümseme atıp tekrar somurtmaya başladım.
“Konusu basit olmamalı, öyle bir konu bulmalıyım ki hayalleri zorlamalı, jüri üyelerini
şaşırtmalı.” dedim kendi kendime.
“Yapma Derin, biliyorsun bu şans işi.” diye dalga geçti sumak.
Sesimi yükselterek “Bu şans değil emek işi.” dedim. Daha sonra sesimi kısarak “Sadece
biraz mucize gerekiyor.” dedim.
Ne hakkında yazacağım? Yine aynı soru belirdi kafamda. Açlık hakkında yazabilirdim,
dram içerikli olurdu ve bir ders verebilirdi anca bir tarafımda kaçırılan bir kız hakkında yaz
diye diretiyordu. Nefes almakta güçlük çekiyordum. Gördüğüm, hayal ettiğim her şey
hakkında kurgulamak, yazmak istiyordum.
Eski yazdığım yazıları hatırlamaya çalıştım. Bilimkurgu ve aşk romanı yazmıştım. Ama
bunlar olmazdı, daha farklı bir şey bulmalıydım. Biraz düşünmek için ara vermek istiyordum
lâkin yerimde duramıyordum. Kalemim elimde komut bekliyordu. Kafamsa bir sürü
kurgularla, yazmam için yalvarıyordu. Kalbim, sanki ilk kez âşık olmuşçasına hızlı atıyordu.
Bu normal olamazdı. Alt tarafı bir hikâyeydi, ama neden bu kadar heyecanlanmıştım ki?
“Hocam, müsaitseniz sizinle konuşabilir miyim?” diye sordu Berkay kapıyı tıklatarak.
6
“Tabii ki, gel otur.” dedim defteri kapatıp tekrar işime geri dönmem gerektiğini
hatırlayarak.
Oturduktan sonra boncuk mavisi gözlerini kıstı ve küçük bir tebessümle “Bir şey
soracaktım.” dedi.
Siyah kısa saçlarının arkasındaki benine dokunarak bir süre sessizce durdu. Çok tuhaf
bir öğrenciydi. Küçük olmasına rağmen büyük gösteriyordu. Giyinişi bana motorcuları
anımsatıyordu. Tek bir farkla, o da hep giydiği yeşil çorapları. Özgüveninden dolayı kafası
her daim havadaydı. Ayaktayken bile yerinde duramaz bir sağa bir sola ayaklarını hareket
ettirirdi. Şimdi ise karşımda sessiz bir şekilde istemsizce bacağını sallıyordu. Belli ki
stresliydi. Sanırım ne soracağını hatırladı ki gözleri büyüdü ve derin bir nefes aldı.
“Bunu anlatmak istemiyorum aslında, biraz çekiniyorum ama bir çözüm bulmam
gerekiyor.” dedi bir kerede söyleyip kurtulmaya çalışarak.
“Seni dinliyorum.” dedim hafif bir ses tonuyla. Benden ürkmesinden ve konuşmaktan
vazgeçmesinden korktum.
Kendisini hazır hissederek “Derslerim ilk başta çok iyiydi, sizde biliyorsunuz. Çok iyi
çalışıyordum, hiçbir sıkıntım yoktu ama bu aralar artık toparlanamıyorum, bir düşüşe geçmiş
gibiyim.” dedi.
“Kafana taktığın bir şey olmuş olmalı.” dedim ciddi bir ses tonuyla. “Hayatında ne
değişti?”
Yüzünü astı ve “Kız arkadaşımdan ayrıldım.” dedi.
Sumak “Sorun bu muymuş? Bak insanların ne dertleri varmış.” diye alaycı bir tavırla
konuşunca sessiz olması için sert bir bakış fırlattım ona.
“Seviyor muydun onu?” diye sordum.
“Sanırım evet.” derken gözlerinin dolduğunu görebiliyordum.
Sumak “Daha derine in. Belki bir hikâye konusu çıkabilir.” diye diretmeye başladı.
Onu duymazlıktan geldim ve “Hayatta böyle şeyler olabilir. İnsanlar birbirlerini sever,
bazen üzer, ayrılık normal bir durum ama unutmamalısın ki önemli olan senin geleceğin.
Geleceğinde o kız olmayacakken neden hayatını onu düşünerek mahvedesin ki?” diye sıcak
bir ses tonuyla konuştum.
7
“Bana destek veren tek kişi Seda’ydı. Şimdi kim beni destekleyecek ders çalışmam
için?” diye sordu.
Ayağa kalktım ve önündeki sandalyeye oturdum. Ona doğru eğilerek “Ben seni
destekliyorum. Ailen de seni destekliyor.” dedim.
Gözlerime baktı ve gülümsedi. İşte bu dünyanın en güzel şeşiydi. Tek bir gülümsemenin
benim için anlamı çoktu. Kendi mutsuzluğumun içinden kurtulup umutla doluyordum.
“Teşekkür ederim hocam.” dedi ve odadan içi rahatlamış bir şekilde çıktı.
“Bak işte, bir öğretmen ve ona dertlerini anlatan öğrenciler hakkında yazabilirsin.” dedi
Sumak neşeyle.
“İstersen senden de bahsedelim.” dedim alaycı bir gülüşle.
“Neden olmasın.” dedi ve kıkırdadı.
NEDEN YAZIYORUM?
“Siyah beyaz insanların olduğu, hiçbir canlı renge izin verilmeyen bir dünya olsun.
İçerisinde aşk, sevgi gibi duyguların bulunmadığı, robot gibi yaşayan mutsuz insanların
olduğu bir dünya, içerisinde bir tane renkli giyinen çürük elma çıksın…”
“Kes, çok kötü.” diye çığlık attı Sumak. “Bu ne?”
“İçeriği işte.” dedim şaşkınlıkla.
“Çok basit, beğenmedim.” dedi.
Sinirlenerek “Beğenmediysen konusunu sen bul.” dedim. Streslenerek bacağımı
sallamaya başladım.
“Sayıların hayatı ile ilgili olabilir.” dedi. “Her sayının bir anlamı olsa ve onlarında
duygusu olsa.”
“Bence susmalısın, kulaklarımı tırmalıyor söylediklerin.” dedim acıyla.
“Her şeyden önce sana bir soru sormak istiyorum Derin.” Ciddi bir tavırla bana baktı.
Dikkatle dinleyerek “Sor bakalım.” dedim.
“Neden yazıyorsun?” diye sordu.
Sorusunu anlamayarak “Neden mi yazıyorum?” diye tekrarladım.
8
“Evet. Hikâye yazmayı neden istiyorsun? Ödülü kazanmak için mi? Hobi olması için mi
yoksa yazmayı mı seviyorsun?” diye sıraladı soruları.
Neden yazıyordum? Bunu hiç sormadım kendime. Yarışmayı kazanmak için yazıyor
olabilirdim ya da yazmayı sevdiğim için. Belki de kendimi kanıtlamak istiyordum.
Yazabildiğimi görmek istiyordum belki. Ama hepsi sadece belkilerden ibaretti. Verebileceğim
emin bir cevabım yoktu. Soru benim için öylece havada kalmıştı.
“Derin hocam, öğretmenler odasından sizi çağırıyorlar.” dedi öğrencilerden biri kafasını
kapıdan geçirmiş vaziyette.
Başımı sallamakla yetindim. Mideme kramp girmeye başlamıştı yine. Odadan çıkıp
öğretmenler odasına gitme düşüncesi içimde derin bir acı hissettirdi. Gitmek istemiyordum
ama mecburdum. Oyalanmaya çalışarak birkaç dosyayı düzenledim ancak bir kaçışın
olamayacağını anlayıp odadan çıkmak zorunda kaldım. Ayaklarımı sürüyerek öğretmenler
odasına girdim. Tüm öğretmenler masaya dizilmiş kahkaha eşliğinde sohbet ediyorlardı. Aslı
hoca beni görünce el salladı ve yanına çağırdı. Bu sefer hızlı adımlarla yanındaki tek boş
bırakılan sandalyeye oturdum. Bir süre bana bir şeyler anlatmaya çalıştı fakat içerisinin
gürültüsünden mi olsa gerek onu duyamıyordum. Belki de duyuyordum ama anlamıyordum.
Benimle konuşmasınlar diye gözlerimi onlardan kaçırarak masaya devirdim. Bir süre
sessizce masaya baktım. O anda masada bir şey fark ettim. Odadaki herkesin konuştuğu
kelimeler masaya dökülüyordu ve sanki nesneler o kelimeleri kendine çekerek benimle
konuşmaya çalışıyorlardı. İlk başta kafamı salladım kendime gelmek için ama bu çaba işe
yaramamıştı. Sanki masadaki nesnelerin her birinin bir hikâyesi vardı ve bana hikâyelerini
anlatmaya çalışıyorlardı. Kalem bana gülümseyerek kendi senaryolarını anlatırken makas
kızgın bir insanmışçasına bana hayatını anlatıyordu. Hepsi birleşmiş kendi hikâyelerini
yazmamı istemek için canlanmışlardı. İşte o anda neden yazdığımı anladım.
“Neden?” diye sordu Sumak masanın üstüne oturarak.
Diğer herkes yok olmuş gibiydi. Odada sadece Sumak ve ben vardık, diğerlerinin
seslerini dahi duymuyordum artık. İçimde sorunun cevabını bulmanın neşesiyle cevabın ne
olduğu hüznünü bir arada hissettim. Acı bir gülümsemeyle Sumak’a baktım ve cevabımı
verdim.
“Kelimeleri birleştirebildiğim tek yer burası olduğu için yazıyorum.”
MUCİZE
9
Öğretmenler odasındaki derin sancılardan sonra kıvranarak odama girdim. Sandalyeme
oturduğum an kendimi güvende hissetmeye başladım ve bunun rahatlığıyla kalemi elime
aldım.
Neden yazdığımı bulmuştum, şimdi sıra kelimeleri birleştirip bir hikâye ortaya
çıkarmaktaydı. Kalemi elime aldım ve bir süre başlıklar yazdım. Belki de bu başlıklardan yola
çıkarak bir tanesini seçip yazabilirdim. Ancak bunun doğru bir karar olmadığını yazdığım
başlıklardan anladım.
“İçerik olmadan başlığın olması doğru mu sence?” diye sordu Sumak. Artık alay
etmiyordu. O da ciddileşmişti ve benimle birlikte yazmak istiyordu.
“Ne yapmalıyım?” diye sordum cevabını merak ederek.
Yavaş bir ses tonuyla “Gözlerini kapat ve ne düşündüğünü söyle.” dedi.
İkiletmeden sözlerine uydum ve gözlerimi kapattım. Sorun şu ki hiçbir şey
düşünemiyordum.
“Biraz çabala.” diye ısrar etti.
“Sadece uçuşan kelimeleri görüyorum.” dedim sıkılarak.
Birden neşeyle çığlık attı ve “O halde onlarla ilgili yaz.” dedi.
Gözlerimi açtım ve düşünceli bir şekilde Sumak’a baktım. Doğru söylüyordu, o kadar
çok şey kurgulayabilirdim ki kendi hayalimi bile zorlayabilirdim ama bence buna gerek yoktu
çünkü hikâye bendim. En baştan beri kendi kalemim ve kendi kelimelerimdi hikâye. İşte o an
günlerce önümde duran beyaz kâğıda ilk cümlemi yazdım. “Rüzgâr esintisiyle yere düşen
kalemimi almaya gerek görmeden savrularak okula girdim…”
Kelimeleri birleştirerek hikâyeyi tamamlamam günlerimi almıştı. Birkaç kere
defterimdeki yanlışları karalayıp yeni şeyler yazmaya çalıştım birkaç kere ise kâğıdı sinirden
yırttım. Bazen sayfalarca yazabilirken bazen aklıma tek bir cümle bile gelmiyordu.
Çoğunlukla okulda olduğum için odamda sessizce yazımı yazarken içeriye gelen öğrenciyle
yarım kalan cümleler hiçbir zaman tamamlanmıyor yerini yeni cümleler alıyordu. Sancılı
ancak en güzel günlerimin sonunda yazımı bitirmiştim
“Şimdi sırada bunu yarışmaya göndermek var.” dedi sumak biten hikâyenin
heyecanıyla. “Belki bir mucize ile kazanırsın.”
10
“Yanılıyorsun.” dedim sakin ve huzurlu bir ses tonuyla. “Mucize olanı çoktan başardık.
Mucize bu hikâyeyi yazmaya başlamaktı ve biz bunu yaptık.”
Anladığını belli eden bakışlarla bana gülümsedi ve yavaşça flulaşıp ortadan kayboldu.