KALAN DA GÖNÜL, YANAN DA GÖNÜL!
“Bir kapı açıldı, ansızın, baktık:
Akşam!.. Kimse benzemez oldu kendisine.
Kim bilir, ne kadar hüzünlü artık,
bir odadan ötekine geçme bile!..”
Hilmi Yavuz (Annem ve Akşam)
Öksüz ölmez, örselenir. (Balıkesir, Isparta ile Samsun öğütsözü)
Öksüzün alnına güneş doğmaz. (Antep öğütsözü)
Öklerini – “öldürenler”e, demek unut(tur)anlara karşı(n) – gönüllerinde, uslarında, savaşımlarında yaşataduran bütün öksüzlere…
Öylece kalıyor gönül!
Oysa siz gene körpecik umutlarla başlamıştınız o güne:
Tanyelinin okşadığı tininizle tanyerindeki kızıltıyı katışıksız
güneşiğine katık edip kuşların anlattıklarından da güç alarak bütün
güçlükleri yenecekmiş gibiydiniz;
dahası, günün sonunda sorunlardan, demek acılardan büsbütün
kurtulmuş olacaktınız.
Daha ne!..
Öyleyse, gününüz iyi başladı ya da siz güne iyi başladınız.
İşte, bildik uğraşların içindesiniz.
Koşturmuyor, demek bilgece bir dinginlikle görüyorsunuz
bütün işlerinizi:
Siz “sıçan yarışçısı” değilsiniz!
Yok, tuzunuz kuru değil daha.
Gelgelelim – hani yok mu! – çok yakında “karabasan”ınız sona
erecekmişçesine eyliyorsunuz yapıp ettiklerinizi.
Ancak, kuşluk böyle, demek usulca geçiyorken, birdenbire yeğin bir
acı duydunuz dincelmeye başlamış gönülceğizinizde:
Biri, hem de en yakın (!?) soydanlarınızdan biri, arkanızdan sinsice
yaklaşarak
indirivermişti öldürücü bir ağıya belenmiş bıçağını yüreğinizin tüm
ortasına olanca acımasızlığıyla.
Öylece kaldı gönlünüz,
öyle başladı gene yanım yanım yanmaya,
derken – kimse yadsıyamaz bunu – siz öyle öldünüz!
Sonra, neden sonra “Gene de, yaşam sürüyor, sürmeli!” diye düşünüp
gözyaşları ile gönül kanı içinde yığılakaldığınız yerden usulca
yekindiniz;
gene yola koyuldunuz sonunda bir “umar”ın bulunacağı umuduyla.
Gelgelelim kimse bir “ada” değildir;
dahası, doğru, iyi iyiliğinden azmaz,
kötüyse geç(e)mez kötülüğünden,
giderek gitgide daha kötü olur.
Sizse anladınız yeryüzünün kötülüklerle dolup taştığını,
düzeltilemezi düzeltmeye çalışaduran “düzeltmen” olmaklığın
son-kerte yıpratıcı yanlışlığını gördünüz de.
Ancak, savaşım vermeyi bırakıvermek istemiyorsunuz;
dahası, kim bilir, gönlünüzün bir bucağında ölgün de olsa bir umucuk
var.
Siz böylece sürdürüyorken kendi solgun solmazlık savaşımınızı,
“dışarı”da, kalabalık mı kalabalık bir uluyolda umutlanmaya çalışarak
karşıya geçiyorken o gün öğleden sonra,
alabildiğine tiksinç bir tanıtım yazısı gözünüze çarpıverdi de
gönülce kaldınız oracıkta içinizdeki o dayanılamaz
“bulantı”yla.
Oysa gördüğünüz onların olağanlaştırılmış tiksinçliklerinden biriydi
yalnızca.
(Öyleyse, neden kalakaldınız siz o “çılgın kalaba”nın tüm ortasında, demek bildik sıçan yarışı yaşamsızlığında?!)
Birdenbire anlar, giderek kavrar kişi:
Kalan da gönüldür, yanan da gönüldür!
(Gelgelelim yaşam yüzünü hiç mi hiç göstermez sıçan yarışçılarına.)
*
Derken o kalabanın ortasında kalakalmış kalakalamayacağınızı
görerek bir kıpı önce uzaklaşmak istediniz oradan.
Ah, o kim bilir hangi “sonun başlangıcı”ydı!?
Siz, kim bilir, hangi acıyı duyar olacaktınız sil baştan?!
Ancak, o kıpıda nereye gidiyor, neyi umuyordunuz?
(Kaçan kurtulamaz, kurtulacak olan kaçmaz,
ancak “kaçıranlar”dan kurtulursa kurtuluşa erer kişi,
gönlünü kurtaramayan hiçbir yerde kurtul[a]maz.
[Yoksa siz bunları bilmiyor muydunuz?])
Gün kavuşmak üzereydi siz kendinizi evinize dar attığınızda.
Gün kavuşunca iliklerinizde duyduğunuz yitiklikse sizin bitikliğinizdi.
(Bilmez misiniz!: Ne denli yitikseniz o denli bitiksinizdir bu
yaşamsızlık batağında.)
Dışarıda pis pis eseduran bumbuz yelin, demek “ölüm yeli”nin
üşüttüğü acınası tininiz
bütün odalarda o ürkünç yokluğu görünce gene
oracıkta ölüp kendi yokluğuna gömülekalıverdi bildik umarsızlık,
umutsuzluk içinde.
Acılar, anılar ile andaçlar kimsesizlik içre karman çorman olmuşken
sizin içinizde, giderek dışınızda çepeçevre,
“Bozgun!” diye düşündünüz siz.
“Bozgun, hep bozgun, hepten bozgun!..”
Doğru, “bozgun”du o:
Ötesi yoktu ya da gene yokluktu.
He, kalan da gönlünüzdü, yanan da…
İşte, gece olanca kötülüğüyle kaplamıştı yüreğinizi gene bir çırpıda;
yüreğinizse kanayaduruyordu derin mi derin, kapan(a)maz yaralarla
ığıl ığıl, için için.
Yoksa “sonsuzluk” dedikleri, yokluk muydu yalnızca?!
(Öyleyse, demek yokluk varken varlık nite var olurdu!)
O gece de kopkoyu karanlığın tüm dibindeydiniz siz;
oradaysa ıpıssızlık, ölüm sessizliği ile kimsesizliğin
ondurmaz apacılığı vardı.
Gerçekte varolmayan kötücül bir doğaüstü güç,
kazandığı utkunun coşkusuyla çılgınca gülüyormuş gibiydi elli-yıllık
acı-görmüş evinizin soğuk mu soğuk odalarında sonsuz yankılarla.
Gönlünüzün sessiz acı çığlıklarını işit(ebil)ecek kimsecik yoktu da.
Umutlar yitmiş, yaşam bitmiş, kişi tükenmişti, yazık!
(Ah, o sevinçli, güzel, umut-dolu, umutlandıran çocuk – vara vara –
bu yaşamsızlığa varacaktı ha!)
Gökhan Çağlayan
2026 Akarayı
Seyhan


