• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

Kafamın İçindeki Kalabalık / İbrahim Damar

ibrahim damar by ibrahim damar
31 Ocak 2026
in Öykü
0
Kafamın İçindeki Kalabalık / İbrahim Damar
0
SHARES
24
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter
      Sabah, perdeyi açmadan önce bir an durdu. Güneşin doğuşu bile ona kalabalık
geliyordu. Gökyüzü, bulutlar, kuşlar… Fazla şey bir aradaydı. Her şey birbirine fazla yakın diye
düşündü. Kahvesini içerken bardağın kenarındaki çatlağa takıldı gözü. “İşte,” dedi içinden, “her
şey gibi bu da kırılmak üzere.” İnsanlar da öyleydi onun için, çatlağı olan, sonunda mutlaka
kırılan şeyler. Yıllar önce biriyle yaşadığı bir tartışmada duyduğu o cümle hâlâ kulağında
çınlıyordu: “Sen insanlardan kaçtıkça, kendinden de uzaklaşıyorsun.” Oysa o, insanlardan
kaçmayı değil, zarardan korunmayı seçtiğini düşünüyordu. Ama korundukça yalnızlaştığını
fark etmemek imkânsızdı. Sokağa çıktığında, sabahın ilk kalabalığıyla yüzleşti. Bir marketin
önünde sırada bekleyenler, telefonda konuşanlar, birbirine çarpan omuzlar… Hepsi bir
yankıydı, aynı kelimenin milyon kez tekrarı: var ol, fark edil, konuş, onaylan. O ise sessizdi.
Konuşmamayı bir erdem değil, bir savunma biçimi hâline getirmişti. Metroda, karşısındaki
yaşlı kadının torununa seslenişini dinledi: “Sıkı tutun, yavrum.” Bu söz, içinden bir şeyi acıttı.
Küçük bir an için, birine “tutun” diyememiş olmanın eksikliğini hissetti ama hemen ardından,
zihni savunmaya geçti: “İnsanlar birbirine tutunur çünkü düşmekten korkarlar. Ben düşecek
kadar kimseye yaslanmadım.” Ofiste, masasına kimse yaklaşmıyordu. Bu hoşuna gidiyordu, en
azından görünürde. Ama öğle arasında kimse onunla aynı masaya oturmayınca, içten içe bir
gıcıklanma hissetti. İnsanlar onu dışlıyor değildi; o kendini dışarı atmıştı. Yine de dışarıda
kalmak başka, dışlanmış hissetmek başkaydı. Bu fark, günün ortasında yüreğine çöken o
sıkışmanın asıl sebebiydi.
      Akşam eve dönerken, marketin önünde aynı sırayı gördü. İnsanlar hâlâ konuşuyor, hâlâ
bir şeyleri paylaşıyordu. Bir an için içlerinden birine, hatta rastgele birine “iyi akşamlar”
demeyi düşündü. Ama sonra kendine güldü. “İyi akşam,” dedi sessizce, kendi kendine. Bir
yankı gibi geri döndü o söz, duvarlara çarparak. Evine girince ilk işi pencereleri kapatmak oldu.
Sessizliği, steril bir laboratuvar gibi seviyordu: içinde kimse yoktu, ama yaşam izleri de yoktu.
Televizyonu açtı; haberlerde insanlar birbirine bağırıyordu. Kapatmadı. Bazen onlara uzaktan
kızmak, onlarla aynı masada oturmaktan daha güvenliydi. Yemekten sonra eski bir fotoğraf
albümünü açtı. Gençliğinde bir kalabalığın içindeydi; gülüyordu. Gözlerinin içi başka türlü
parlıyordu. Kapatırken fark etti ne kadar süredir kimsenin adını sesli söylememişti. Bir isim, bir
yüz, bir sıcaklık… Hepsi eksilince, nefret bile anlamsızlaşmıştı. Çünkü nefretin bile bir
muhataba ihtiyacı vardı. O gece, ışıkları kapatmadan önce aynaya baktı. Yorgun bir yüz. Sanki
yıllardır değil, yüzyıllardır insanlardan saklanıyordu. Kendine baktı ve fısıldadı: “Belki de
insanlardan değil, kendimden nefret ediyorum.” Ama bu cümleyi yarım bıraktı. Çünkü cümleyi
tamamlarsa, o duvar da yıkılacaktı. Ve o, duvarlarını seviyordu, çünkü duvarlar sessizdi.
      Sabah, kapı ziliyle uyandı. Uzun süredir kimse zilini çalmamıştı; ses yabancı geldi,
neredeyse tehditkâr. Bir süre yerinden kalkmadı. Bir insanın sabahın bu saatinde bir diğerini
rahatsız edecek kadar cüretkâr olması bile sinirini bozuyordu. Zil yeniden çaldı. Daha uzun,
daha ısrarlı. Kapıyı açtığında karşısında apartman görevlisini buldu. Yorgun, tozlu bir yüz.
“Üst kattaki hanımefendi dün akşam fenalaşmış, ambulansla götürdüler. Sizden ses çıkmayınca
bir şey soramadım,” dedi adam. O an hiçbir şey demedi. Bir anlığına, üst kattaki kadının kim
olduğunu hatırlamaya çalıştı. Yıllardır aynı apartmanda oturuyordu ama sadece ayak seslerini,
bazen de merdivende düşürdüğü çiçek saksılarını duymuştu. İsmini bile bilmiyordu. Görevli
devam etti: “Evinde kedisi kalmış. Kadın ‘kimseye emanet edemedim’ demiş ambulansa
binerken. Sizi söylemiş.”
Adam irkildi. “Beni mi?”
“Evet, siz sessizsiniz ya… güvenilir bulmuş herhalde.”
Bu cümlede bir ironi gizliydi. Sessizliğiyle duvar örmüştü, ama o duvarın arkasından biri onu
“güvenilir” sanmıştı. İnsanlar, sustuklarında bile birbirine yanlış anlamlarla temas ediyordu.
Görevli anahtarı uzattı, “Kedi birkaç gün sizde kalabilir mi?” dedi. Otomatik bir refleksle
“Hayır” demek istedi ama ağzı kurudu. Bir “hayır” bazen fazlasıyla insanîydi. Sessiz kaldı, bu
da bir “evet” sayıldı. Kedi küçük, siyah-beyaz bir şeydi. Sessizliği yırtmıyordu ama varlığı
hissediliyor, Odanın bir köşesinde nefes alıyordu. İlk gün, onunla göz göze gelmedi. Ama ertesi
gün, kahve içerken hayvanın kendisine sokulup kolunun yanına kıvrıldığını fark etti. İçinden
geçen ilk düşünce: “Bu kadar kolay mı güvenmek?” İkinci düşünce: “Keşke bu kadar kolay
olmasa.” Kedinin varlığı evin sesini değiştirmişti. Bir tencere kapağının düşmesi, bir su
damlasının sesi artık yankı buluyordu. Sessizlik eskisi kadar steril değildi. Ve adam, farkına
varmadan gürültünün içinde yaşamaya başlamıştı.
      Bir hafta sonra apartman görevlisi tekrar geldi. Kadının hastanede öldüğünü söyledi.
Adamın ağzından istemsizce bir “Aa…” çıktı. Bir “üzüldüm” bile diyemedi. Ama içi sıkıştı,
çünkü ölüm, uzak bir haber gibi değil, yukarıdan gelen bir sesin sonsuza dek kesilmesi gibi
hissettirdi. “Cenazeye kimse gitmeyecekmiş,” dedi görevli. Adam cevap vermedi. Görevli
elindeki evraklara baktı: “Kediyi da alacak kimse yokmuş… belki siz…?”
Bir sessizlik. O kadar uzun sürdü ki, görevli ne diyeceğini bilemedi. Adam gözlerini yere dikti.
Kedinin sessiz nefesini duydu ve aniden, bütün insan seslerinden daha gerçek geldi o nefes.
Başını kaldırmadan, neredeyse mırıldanır gibi söyledi:
“Kalabilir.”
O gece, evin ışıkları daha yumuşak yandı. Adam, ilk defa kendisine bir çay demledi, sadece
kediye su koymak için kalktığı anda, kendine de bir bardak çay doldurdu. Bir tür dengeydi bu:
canlıyla paylaşılmış bir hareket. Ama bu paylaşım onu rahatlatmadı; aksine, içini rahatsız eden
bir sıcaklık bıraktı. Çünkü bir şey hissetmeye başlamıştı ve hissetmek, uzun zamandır en
korktuğu şeydi. Kediyi izlerken kendi kendine söylendi:
“İnsanlar da böyle işte… bir gün gelir, istemediğin kadar yakın olurlar ama gidersin, yine bir
sessizlik kalır geriye. Belki bütün nefretim, gidişlerineydi.”
Bu cümleyi kurduktan sonra sustu. Bir süre, sadece kedinin nefesini dinledi. O sessizlikte ilk
defa insan nefretinin yerini bir tür yas alıyordu. Birini kaybetmemişti, ama bir yokluğu fark
etmişti. Ve yokluk, insana dairdir.
      Sabah, pencereyi açmadan önce uzun süre durdu. Hava ağırdı, rüzgâr bile konuşmak
istemiyor gibiydi. Kedi, koltuğun köşesinde sessizce oturuyordu. Sanki o da bir şeylerin
farkındaydı. Apartman kapısında görevliyle karşılaştı.
“Bugün cenazesi var, camide… belki gelirsiniz diye düşündüm,” dedi.
Adam cevap vermedi.
“Ben cenazeye gitmem,” diye düşündü içinden.
Ama bunu söylese, nedenini de açıklamak gerekecekti, oysa kendine bile açıklayamıyordu.
Kapıdan çıkmadı. Görevli merdivenleri inerken, adam arkasından bakakaldı. İçinde
tanımlayamadığı bir baskı vardı; ne vicdan, ne merhamet… daha çok, sustuğu her şeyin geri
dönüp kapıya dayanması gibi bir his. Saatler geçti. Caminin saati öğle ezanını okuduğunda,
adam pencereden dışarı baktı. Uzaktaki kubbeyi görebiliyordu; ses yankılandıkça duvarlar
titreşiyordu. Bir an için o seste bir davet duyar gibi oldu. Bir çağrı değil, bir yankı: “Gelmesen
de duyacaksın.”
Bir sandalye çekti, oturdu. Kedi geldi, ayaklarının dibine kıvrıldı.
“Gitmeyeceğim,” dedi yüksek sesle.
Ama sesi titredi.

Kendine kızdı. Bir cümle bile kararlı çıkmıyordu ağzından artık. Günün geri kalanını sessizlikle
geçirdi. Ama bu sessizlik eskisi gibi değildi. Eskiden sessizlik koruyucu bir duvardı; şimdi
boğucu bir kubbe gibiydi. İçinde yankılanan her düşünce, kendi sesine çarpıp geri dönüyordu:
“Sen kimsenin adını bilmedin.”
“Sen kimsenin elini tutmadın.”
“Sen kimseye tutunmadın.”
O an fark etti: İnsanlardan nefret etmiyordu aslında, onların kendisinde uyandırdığı ihtiyaçtan
nefret ediyordu. Birine alışmaktan, onu kaybetmekten, ardından sessizliğin geri dönmesinden
korkuyordu ve bütün nefretini o korkuya çevirmişti.
      Akşamüstü, caminin önünden geçen sesler yavaş yavaş kesildi. Sokak yeniden
sıradanlaştı. Adam paltosunu aldı, kapıyı açtı, dışarı çıktı. Adımlarını nereye yönelttiğini
bilmiyordu. Caminin avlusuna vardığında kalabalık dağılmıştı. Sadece bir görevli, bir de yaşlı
bir adam vardı. Toprak yeni atılmıştı, ıslaktı. Yaklaşmaya cesaret edemedi. Bir duvarın
gölgesine yaslanıp uzaktan baktı. O mezarın başında kimse yoktu. Bir an için, sessizliği bile
fazla geldi. Cebinden mendilini çıkardı, alnındaki teri sildi. Sonra mırıldandı:
“Bütün hayatım boyunca kimsenin ardından ağlamadım. Şimdi ağlasam bile kimin için
olurdu?”
Kediyi düşündü. Kadını değil, kediyi. Sonra kadını. Ve nihayet, kendisini. Bu sırayla. Geri
dönerken hava kararmıştı. Yolda küçük bir çocuk annesine sarıldı. Annenin eli, çocuğun başına
dokundu, o kadar sade, o kadar sıradan bir hareketti ki, adam bakakaldı. Bir saniyeliğine, her
şeyin çok geç olduğunu hissetti. İnsanlar arasına dönemezdi artık; çünkü o dili unutmuştu. Eve
vardığında kedi onu kapıda karşıladı. Bir süre baktılar birbirlerine. Sonra adam elini uzattı. Kedi
kokladı, başını o ele sürdü. Bu temas, bütün günün tek gerçeğiydi. Ama o temasın içinde, bir tür
pişmanlık vardı, konuşulmayan, geç fark edilen, geç kalmış bir pişmanlık. O gece defterine
şunu yazdı:
“Belki insanlardan nefret etmiyorum. Belki sadece kimse beni çağırmadı. Belki ben de duvarları
örerken kapının yerini unuttum.”
Defteri kapattı, ışığı söndürdü. Uykudan önce bir anlığına, yukarı kattaki kadının ayak seslerini
duyar gibi oldu. Sonra fark etti: o ses artık yoktu. Ve o yokluk, insan sesinden bile daha
yüksekti.
     Ertesi sabah kahvaltı etmeden dışarı çıktı. Ekmek fırınının önünde sıraya dizilmiş
insanları görünce yönünü değiştirdi. “Sıraya girmek bir tür köleliktir,” diye düşündü. “İnsan, bir
somun ekmek için bile hizaya girmek zorunda kalıyorsa, doğuştan mahkûmdur.”
Cebinde sigara aradı, bulamadı. Geri dönmeye de üşendi. “Yoksunluk iyidir,” dedi kendi
kendine, “insanı insanlardan korur.”
Yürürken kaldırımda bir çocuk top oynuyordu. Top ayağına geldi. Çocuk utangaç bir sesle,
— Amca topu atar mısın? dedi.
Adam topa baktı, sonra çocuğa. Çocuğun yüzünde saf bir beklenti vardı. O anda içinde tuhaf bir
şey kıpırdadı, öfke mi, hüzün mü, yoksa özlem mi kestiremedi. Topu aldı, yavaşça eliyle tarttı
ve usulca kenara attı. Çocuk şaşkınlıkla baktı, sonra koşup topu aldı. Bir şey demedi. Ama
adam, çocuğun gözlerindeki hayal kırıklığını net görmüştü.
“İşte bu yüzden kimseye dokunmamak gerek,” diye düşündü. “Bir dokunuş, her zaman bir
beklenti doğurur. Her beklenti ise sonunda ihanete dönüşür.”
Kahveye girdi. Ortalık kalabalıktı. Her masada ayrı bir gürültü.
— Bir sade kahve.
Garson başını bile kaldırmadan “Hemen abi,” dedi.
Adam sandalyeye oturdu, etrafı süzdü. Kahkahalar, telefon konuşmaları, sandalye gıcırtıları…
Hepsi bir uğultuya dönüşmüştü.
“İnsanlar neden bu kadar çok konuşur?” diye düşündü. “Sanki sessizlik, onların içindeki
boşluğu büyütüyormuş gibi.”
Kahvesi geldi. Köpüğü dağılmış, fincanın kenarında bir dudak izi vardı. İğrendi. “İşte,” dedi,
“her şey temasla kirleniyor.” Kahveyi bırakıp kalktı. Parasını masaya attı, çıkarken garsonun
“Üstü kalsın mı?” sorusuna cevap bile vermedi. Sokağa çıktığında hava serinlemişti. Gökyüzü
gri, ağaçlar yapraksızdı. Bu şehirde hiçbir şey renkli değildi. Bir parkın önünde durdu. Bankta
yaşlı bir çift oturuyordu. Kadın adamın omzuna yaslanmıştı. Adam gazeteyi katlayıp cebine
koydu, sonra kadının elini tuttu. Misantrik adam bir süre karı kocaya baktı. İçinde yine bir şey
kıpırdadı; ama bu kez duygunun adı netti: kıskançlık. Sonra hemen bastırdı: “Bu tür sahneler
ucuz birer yanılsama,” dedi kendi kendine. “Yalnızlığa tahammül edemeyenlerin tiyatrosu.”
Ama yürümeye devam ettikçe fark etti ki ne kadar hızlanırsa hızlansın, kendi gölgesinden
kaçamıyordu.
        Sabah, her zamanki gibi, bir sesle başladı. Ne kuş sesi ne de insan sesi daha çok bir
aralıkta sıkışmış bir gürültüydü: üst komşunun süpürgesi, alt kattaki çocuğun ağlaması,
radyodan taşan reklâm cızırtısı. Adam, yastığı kulağına bastırdı.
“İnsanlar neden sabahı gürültüyle karşılar?” diye düşündü.
Günün ilk ışığıyla birlikte açılan perdeler, belki de dünyanın en samimiyetsiz ritüeliydi onun
için. Güneş, kimseye umut getirmiyordu; sadece her şeyi daha net gösteriyordu. Yatağın
kenarına oturdu. Yastıktan bir saç teli aldı, parmaklarıyla çevirdi, sonra üfleyip yere bıraktı.
“Yalnız yaşamak bir avantaj,” dedi kendi kendine. “Hiç kimsenin saçı bana karışmıyor.” Yine
de, o saç telinin kendinin mi yoksa bir zamanlar ona ait birinin mi olduğunu kestiremedi.
Kestiremeyince rahatsız oldu. Lavaboya yürüdü. Ayna buğuluydu. Bir bezle sildiğinde,
karşısındaki yüzün hâlâ uykulu, ama tuhaf bir biçimde dehşet dolu olduğunu fark etti.
“Yabancı biri uyuyor içimde,” dedi. “Benim yüzümü kullanıyor.”
Sonra diş fırçasına baktı. Diş macununu ortasından sıktığını fark etti. Kendi kendine söylendi:
— İşte, insan bu kadar özensiz bir varlık. Kendi düzenine bile saygısı yok.
Kahve makinesi bir anda öttü. Küçük bir ses, ama kulak zarına çivi gibi battı. Bir fincan aldı,
içini yıkadı, sonra yıkadığı fincanın kenarını tekrar sildi. Fincanın içindeki su damlaları, mutfak
penceresinden süzülen gri ışıkta parladı.
“Damlalar bile bir arada,” diye geçirdi içinden. “Sadece ben değilim.”
O an, apartman kapısının gıcırtısı duyuldu. Biri dışarı çıkıyordu. Ardından bir “günaydın” sesi
geldi. Kadın sesi. Adam, kahvesinden bir yudum aldı ama sıcaklıktan çok kelimenin yankısını
hissetti.
Günaydın.
Ne kadar tuhaf bir kelimeydi bu. Günün “aydın” olacağına neden inanırdı insanlar? Her gün
biraz daha karardığı hâlde. Kahvesini içip pencereye yürüdü. Sokakta insanlar aceleyle
yürüyordu. Çocuklarını okula götüren anneler, elinde çantayla koşan memurlar, simitçinin
sabah sesi. Bütün bunlar, sanki bir tiyatro sahnesinde ezberlenmiş repliklerdi.
“İnsanoğlu,” dedi, “aynı sahneyi her sabah yeniden oynar ama alkışlamayı unutmaz.”
O sırada gözü sokaktaki çöpe takıldı. Bir poşet yırtılmış, içinden süt kutuları ve bir oyuncak ayı
düşmüştü. Oyuncak ayının yüzü çamura bulanmıştı, ama bir gözü hâlâ parlıyordu. Birden
içinden geçen cümle onu ürküttü:
“Belki de insanlar da böyle atılıyor; kirlenmiş ama hâlâ bir gözleri açık kalıyor.”
Perdeleri kapattı. Günün geri kalanında hiçbir şeye bakmak istemedi. Ama pencerenin
kenarında, kapanmamış bir boşluk kaldı. O aralıktan sızan ışık, bütün o kaçışa rağmen odaya
dolmaya devam etti. Adam, başını iki elinin arasına aldı.
Kendi kendine seslendi, sessizce, neredeyse utanarak:
“Bugün de kimseyle konuşmadan geçsin.”
Sonra ekledi, içinden, bir itiraf gibi:
“Konuşsam ne değişecek? İnsanlar, kendilerine söylediği yalanlarını başkasına anlatınca adına
sohbet diyorlar hepsi bu.”

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Previous Post

Bir Kalbin İktidarı: Hürrem Sultan

Next Post

Kerpiç Duvarlar / Sevgi Erol Öçal

ibrahim damar

ibrahim damar

Next Post
Kerpiç Duvarlar / Sevgi Erol Öçal

Kerpiç Duvarlar / Sevgi Erol Öçal

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Huzursuzluğa Karşı
  • Hangisi Durur / Galip Uçar
  • Can Yeleği
  • üç yüz altmış artı beş/canan tümen
  • Kerpiç Duvarlar / Sevgi Erol Öçal

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.