Sigaramın dumanlı başı,
önümde gevrek, bir demlik de çay;
oturmuşum Kordon’a, gözlerim sisli
yüreğim Ege’nin balıkları timsali nasıl da hareketli.
İzmir Garajı’nda genç bir kadın hayali beliriyor gözümde:
Elinde yırtık bir bavul, sırtında bebe.
Bebesi ağlıyor, kadında telaş…
Esma, kadının adı.
Köylü güzeli
Köyünün yetim kızı Esma,
domat yanaklı Esma
yemiş dudaklı Esma
nohut tenli
köyün güzeli Esma…
Esma, İmbat olmuş eser Topal Avni’nin yüreğinde
Avni Esma’ya sevdalı,
Esma, sevdaya sevdalanmış.
Sevmek ki, nasıl!
Sanırsın gözün içinde fer,
aştaki tuz, dildeki tat, yağmurdaki ses…
Yamanlar Dağı’nın Amazon kızı Esma,
göbek adı Symirna.
Asi yürekli, isyan bakışlı,
sobanın koru misali tutkulu aşkı.
Gamzeli Avni
Topal Avni, köyün öksüz delikanlısı, garibanı
Ama yamanı, ama efe bakışlısı.
Avni’nin gamze çukuruna sığınmış
Esma’nın yanıp tutuşan deli sevdası.
Adı batasıca Tantalos Rüstem
Bir de ağa Rüstem var.
Yamanlar Dağı’nın Tantalos’u,
Doymayan toku, hırsının açı,
Sanki Mimas Dağı’nın Narcissos’u,
Esman’nın baş belalısı…
Ulu İskender giresi kâbuslarına,
Çınar ağacında asılı kalası…
Tantalos Rüstem dedin mi,
Yamanlar titrer korkudan.
Sadece Yamanlar mı?7
Bütün Ege.
Aman ha, saygıdan değil;
parasının kahpeliğinden,
kancıklığından ruhunun.
Tantalos anlamış ki, Esma göçürmüş yüreğini
köyün en fakirine,
sarmalanmış bedenleri mehtaplı bir gecede,
kaplamış benliğini en derininden öfke.
Kükremiş, yangın olmuş, yakmış bütün İzmir’i,
Topal Avni’yi katmış bu yangının içine,
pusu kurmuş bir gece, alıvermiş canını…
Bundan sonra kalmamış Avni’nin topallığı…
Cenaze
Avni’yi koymuşlar ağaçsız bir mezara
bir suçlu gibi bir gece yarısı,
gözyaşları pınarlarında saklı, köyün birkaç adamı.
Bilmeden,
Esma’yı da gömmüşler derinden o gamzeyle.
Bir gamzede iki cenaze
ama tek duayla atıvermişler toprağı üzerine;
örtmüşler mezarını, yüreklerinde öfke.
Küller ve doğumlar
Lâkin aşk; Zümrüd-ü Anka
Canlanır eski küllerinden.
Esma’nın aşkı bitesiye değil ki,
ölesiye en derininden.
Amazon kızı Symirna
Hem doğmuş, hem doğurmuş Mustafa’yı bedeninden.
İyice dellenmiş Tantalos:
Attırma asfalyaları Esma!
Mezarı beşik yaparım bebeğine,
sallarım tıngır mıngır;
dua edersin ninni niyetine.
Rüstem Ağa derler bana;
Ha dersem, çöker dağlar önümde.
Bam telinden türküler
Türkü amca derler sazlı, sözlü ihtiyar;
köy köy gezip taklit yapan ihtiyar
Avni’nin bedenini verenlerden toprağa;
duymuş, işitmiş, görmüş Tantalos lânetini,
sarmış tüm bedenini çaresizin öfkesi.
Kağnısına koyvermiş yeni doğmuş bebeyi,
Örtüsüne saklamış yaralı, toy anneyi.
Yanık türküleriyle, yırtık çarıklarıyla
Yüreğinde pür telaş bir acemi aşkıyla,
Demirden bir kuşluk vakti düşmüş yollara…
“ Evlerinin önü mersin
Ah sular akmaz gadınım tersin tersin
Mevlâm seni bana versin.”
Heybesinde beş bayoz, on zeytin, bir kap keşkek
Ve göğsünde şırıl şırıl süt; Esma’yı
Salmış varabildiği en uzak yere,
Yüreğinin bam telinde Türkü amca…
Gurbet
Bir gariban, bir ürkek Esma
elinde bavul, göğsünde bebe
ılık ılık heyecanlar içinde…
Uzanmaz mı deyyusun eli?
O her yerde.
Bilir o,
Uçan kuşun hesabını sorar o.
Kızlarağası Hanı’ndan yükselir kahve kokuları…
Çiğdem çitliyor masalarda masal İzmir’in güzel kızları.
Kumru kokuları duman duman sarmış dükkânları
ama Esma ne görür, ne de koklar bunları
Varsa yoksa varacağı yer,
Varsa yoksa kucağındaki bebe.
Gözü yavrusunda, sanki kaçacak
Ne dili var konuşacak, ne ayağı koşacak.
Var da yok işte; bebe nihayetinde.
Sanki Esma bilmez!
Bilir ama ana işte…
Ayrılık vakti
Esma varır bir kapıya,
eli değmez ki vurmaya.
Sicim gibi boşalırken yaşlar gözünden,
derin bir oh çeker, öper Mustafa’yı ensesinden.
Öper bir daha, bir kez daha
akşamın zifiri karanlığında.
Mustafa süt kokulu, Mustafa melek,
Anasının yittiğini nereden bilecek.
Esma vurur tokmağı,
Derin mi derin bir ses yükselir.
Bu vurmaklığın acısını kapıyı açacak olanlar çok iyi bilir.
Ve açar kapıyı yaşlı bir uşak;
Bilmiş gibi, gözü değer hemen yere
Basamağın tepesinde anası ortada yok,
ay yüzlüsünden bir bebe.
Nemlenmiş kundaktaysa uzun bir mektup
Mektupta bebenin ismi…
Esma yitiş o yitiş gitti, bir daha da dönmedi…
Üç gün sonra denildi ki, bir kadın vurmuş yüze
Esma yüzlü bir güzel, Kordon’daki sahile…
Ensesi sıcak çocuklar
Baltacı Malikânesi’nde öksüz bir çocuk;
dediler adına, öksüz Mustafa…
Okudu, müderris oldu,
kalabalık aile kurdu
ama her dem öksüz kaldı
Yüreği hiç ısınmadı.
Bir ensesi; ensesinde ara sıra bir sıcaklık
Sanki bir öpüşle, irkildi durdu…
Ben mi?
Ben, öksüzün torunu Cumhur.
Öksüz Mustafa’nın dünya tohumu, bereketi.
Adaleti batası, yaşamı kuruyası dünyanın
hüzünlü bir fânisi…
Mustafa’nın çamuru paçalarımda,
küreğinin acısı avuçlarımda
ve anadan yâdigâr mektubu sol cebimde
Kordon’a dalmışım sizli gözlerle.
Yüreğim akrep-yelkovanlı bir yarış,
Saat Kulesi misali boş bir telaş içinde.
İndim İzmir’e sabahın seherinde;
akşam oldu, döneceğim geriye
ensemdeki ılıklık, gönlümdeki kederle…
Vardım, gömdüm toprağa öksüzün bedenini
Sanki onla beraber Esma’nın hayalini.
Sanki Tantalos Rüstem, mezarda bir çınarda
İnliyordu ardımdan, ben arkaya bakınca.
Dedim ya, dünya kahpe,
İçinde insan kahpe.
Üç ömürlük dünyada bunca eziyet niye?