İSİMSİZ
Selma Gül Aksin
Benim bir ismim yok. O kadar uzun süre benliğimden kaçtım ki kendime dair her şeyi kaybettim. Hiçbir yere ait değilim. Hiç kimseyim. İçimdeki koca oyuğun beni giderek yuttuğu ve boşluğa dönüştürdüğü bir kara deliğim. Durun, bu doğru değil. Aslında ait olduğum bir yer var. Ve bana hitap etmekte kullanabilmeniz için size önerebileceğim havalı bir takma isim. Yüzyıllar önce Dostoyevski’nin beni -ve benim gibileri- kutsadığı lanetli bir büyü. Yeraltı sakini.
Korkak bir insandım ben. Kendi gölgemden bile saklandığım karanlık köşemde küflenerek yıllandım. En büyük korkum düşmekti. Milyonlarca korkum arasından en büyüğü… Esasında, ironik ve gülünç bir çelişki… Yerin dibinde, pisliğin içinde yuvarlanan biri daha ne kadar düşebilir ki?
Belki de ironiyi yaratan, beynimin basit bir zayıflığıydı. Eğer bir şeyin fazla içindeysen, onu fark edemezsin. Yıllar önce duyduğum bir hikayedeki okyanusta olduğundan bihaber okyanusu arayan aptal balık gibi hissediyordum kendimi. Düşmekten deli gibi korkuyordum, oysa zaten yerin dibinde debelendiğimi, düşecek başka bir yer olmadığını bilmiyordum.
Beni bu kadar kör eden, mükemmeliyet takıntımdı. Mükemmelden başka bir şeyin olmasına izin vermediğim sahte hayatım, özenle inşa ettiğim kâğıttan bir evdi. Işıltısı ve ihtişamı göz boyuyordu. Öyle ki, neredeyse kendi ruhumu bile büyülemeyi başarmıştım. Neredeyse. O kâğıttan ev, içinde yaşayan apartman sakinleri -yapılması gerekenler- ile birlikte, benim üstüme yığılıp koca bir betondan enkaza dönüşmeden önce.
Bir mükemmellik yanılsaması içinde tüm o yapılması gerekenler listesi tarafından yutulurken tamamen bilinçsiz bir pislik yumağına dönüştüğümün farkında değildim. Her yanından pislik dökülen bir robot… Hata yapma. Düşme. Mükemmel ol. Her zaman.
Mükemmellik lanetli bir görünmezlik peleriniydi. Çıplak kalmaktan çılgınca korktuğum için hiç düşünmeden üstüme geçirdiğim bir örtü. Önce vücudumu, sonra da ruhumu giderek daha sıkı saran, kemiklerimi un ufak eden ve aptal, içi boş bir illüzyona dönüşene kadar giderek daha oburlukla sinsice beni kemiren ölümcül bir örtü. Attığım her adımda foyam ortaya çıkar korkusuyla sendelerken, üstüne bastığım basamakların aslında mezar taşımın parçaları olduğunu fark etmem yıllarımı aldı. Yarattığım illüzyonu sürdürebilmek uğruna -mükemmel-
Kariyerimi kendimi öğüterek devam ettirip, karşıma çıkan her basamağı ruhumun bir parçasını geride bırakarak çıkarken, korkudan titreyen bacaklarımı hala hatırlıyorum.
Bir budalaydım ben. Çevrem ve bizzat kendim tarafından konulan o tuhaf, saçma standartları yaşam düsturu sanan bir aptal. Ve bir yamyam. Kendi hayallerini ve ruhunu çiğ çiğ yiyen, kendi kanını içen bir sadist. Kan kaybından başım dönerken daha da yapıştığım tüm o standartlarla, katiline âşık olan bir meczup gibiydim. Ta ki öldüğüm güne kadar. Mükemmellik dağının zirvesindeyken tutmaz olan bacaklarım sonunda en büyük korkumun kucağına itti beni. Düştüm. Yerin dibindeki o devasa yükseklikten, daha da derine, en dibe sertçe çakıldığımda cebimde biriktirdiğim irili ufaklı onlarca ölümle birlikte bir kez daha öldüm.
Ama ölmek güzeldi. Çünkü bazen doğmak için, önce ölmek gerekir. Değişmek ve yeniden başlamak için. Yani, yaşamak için. Çünkü yaşamaktan korkanları, ancak ölüm dize getirir. Bu yüzden, iyi ki de öldüm. Eğer ölmeseydim, şu an bunları söylüyor olamazdım. Çalıştığım şirketi büyük zarara uğratan o absürt hatayı yapmasaydım, şimdi nefes alıyor olmazdım. İşleri yetiştirmek ve hiçbir detayı atlamamak için günlerce uykusuz kaldıktan sonra yaptığım komik hesaplama hatası bana ölümü getirdi. Adına şirket denilen cehennem çukuru, yıllarca verdiğim onca emeği tek kalemde silip beni kapının önüne koyduğunda, her şeyin bittiğini sandım. Utançtan kıvranıyordum. Çünkü çırılçıplaktım. Hayatın üstümden yırtarcasına çekip aldığı o mükemmellik pelerini olmadan korku ve utançtan kaskatı kesilmiş, tamamen bilinçsizdim. Ta ki bir gün yolda yürürken kaldırım taşının arasından çıkan bir gelincik görene kadar. Narin yaprakları hafif bir esintiyle bile savrulabilecekken, taşın arasından tüm cesaretiyle çıkmayı başaran, narin ama dik başlı gelincik. Cehennemini cennet yapan gelincik. Bana hayat dersi veren minik gelincik. Bazen cehennem sandığın, cennetin olabilir. Cehenneme itilmeseydim uyanamazdım. Uyanamasaydım, cennette olduğumu anlayamazdım. Ölmeseydim, yaşamı bulamazdım.
Yeniden başlamanın tuhaf titrek heyecanı yavaş yavaş beni sarmalayıp ruhuma can suyu olurken gülümsüyordum. Yarınlara, sevinçlere, üzüntülere, acılara ve mutluluklara… Ve hatalarıma, dizlerimi kanatacak düşüşlerime.
Şimdi baktığımda, yaşamaktan ne çok korktuğumu daha net görüyorum. Kendimi korumak için yarattığım kabuğun içinde nasıl hapis kaldığımı da… Dürüst olmak gerekirse, sanırım hala korkağım. Korkularımı da kendimle beraber sürüklüyorum her yere. Örümcekler, palyaçolar, bugünlere gelene kadar cahilliğim yüzünden öldürdüğüm eski benliklerimin hortlakları… Beni hala korkutuyor. Ama eskisi gibi değil. Artık arada bir fark var. Önceleri
Ölesiye korktuğum fakat artık beni zerre kadar ürkütmeyen, minik ama aynı zamanda devasa bir ayrıntı… Pelerinimi geride bıraktım. Titreyen bacaklarımı göstermekten korkmuyorum artık. Düşmekten ve tüm o korkular üstüme çullandığında ilerlemeye devam edip, her seferinde yeniden başlamaktan da. Kendi kendimi doğuruyor, büyüyor, bocalıyor, düşüyor ve ölüyorum. Defalarca can veriyorum. Fakat verdiğim son nefesler beni korkutmuyor, aksine mutlu oluyorum. Ölüm çoğu insanı ürkütüyor çünkü yok olacakları yanılgısına kapılıyorlar. Ama ben, küllerimden yeniden doğacağımı biliyorum. Taşı bile aşıp dimdik duran, narin ve zarif bir gelincik gibi.
Hala bir ismim yok. Belki hala bir yeraltı sakiniyim ve sonsuza kadar da öyle kalacağım. Fakat tüm o aidiyetsizlik ve kimliksizlikten kaynaklı korkularım son buldu. Evet, bir ismim yok. Ama artık madalyonun diğer yüzünü de görüyorum. Hiç kimseyim, ama her şeyim de… Düşmekten korkmuyorum. Yaptığım ve yapacağım tonlarca hatadan da. Aksine, onları seviyorum artık. Çünkü özgürce yaptığım her yanlışın, beni ‘gerçek’ yapan en değerli parçalarım olduğunu biliyorum.
Bu, benim yeni başlangıçları kutlamak için yazdığım manifestom. Ben ve benim gibileri kendi düşüşlerine meydan okumaya davet etmek için yazılmış bir başkaldırı. Yeraltı sakinlerinin kutsal kitabı. Çünkü her yeraltı sakininin kutsal kitabıdır hataları. Ve ben, kendimin isimsiz kahramanı, baharımın gelişini düştüğüm yerlerde açan rengarenk çiçeklerle, yeni şarkılarla kutluyor, kendimi onların mis kokusuyla kutsuyorum.



