Zamanın sırrını anlamaya çalıştı.
Zamanı belirleyen; doğup batan güneş miydi yoksa karanlığı bölen ışığı mıydı?
Düşünürken bunları, meraklıydı biraz da
Acaba ışığının ulaştığı yerlerde neler oluyordu kim bilir?
Gelip bakmak istedi.
Bulutların arasından süzüldü, bulutlar onu görünce yol verdi.
Zirveleri zorlayan dağları aşmak ona zor gelmedi.
Parı parıl parlayan bir nehir gördü.
Yaklaşmak istedi daha da yaklaşmak…
Merakla nehre eğildi, suyun üstünde kendinden parçalar buldu.
Kendisini aynada hiç görmemişti.
Baktı baktı baktı…
Sakince inceledi, durdu, bakakaldı.
Toparlandı, çok mutluydu.
Biraz serinledi, vedalaşırken nehre dönüp “Sen hayatsın” dedi.
Nehir cevap verdi; “Baktığın benim ama gördüğün sensin”.
Yoluna devam etti.
Bir küçük karıncaya yaklaştı.
Onun için çok da zor değildi.
Işığını takip eden bir hayat vardı orda.
Baktı ki; karınca, yuvasına günebakan çekirdeğini taşıyor. Karıncaya doğru eğildi;
Günebakan ne demek diye sordu merakla?
Işığın aynasıdır dedi karınca.
Heyecanla günebakanın yanına gitti.
Günebakan, kamaşan gözleriyle bir sağa bir sola dönüp duruyor, sürekli gülümsüyor, ışığın tadını çıkarıyordu.
Rahatsız etmedi.
Karınca, yuvasına varmış epey de yorulmuştu, vedalaşırken “Yarın yine gel, sensiz olmaz” deyip yuvasına girdi.
Nehirden duydukları, günebakanın mutluluğu, karıncanın sözleri çok hoşuna gitmişti.
Keşfetmenin verdiği heyecanla yoluna devam etti, merak tüm varlığını sarmıştı.
Uzaktan baktığında kendi ışığının bir insanda var olduğunu gördü. Etrafına toplananlara birşeyler anlatıyor onlar da büyülenmiş gibi dinliyordu. Dinleyenlerden birisi Mevlana diye seslenerek “ Bunca yapılan şeyler gerçeği örter mi?”
Mevlana! Mevlana’ymış benim ışığımı taşıyan kişi dedi.
Mevlana; “ Güneş balçıkla sıvanmaz, hakikatin ışığı hiç sönmez” dedi.
Dinlemeye doyamadı…
Mevlana’nın, adını anması onu daha da mutlu etmişti.
Artık ayrılık vakti gelmişti, başka yerlerde bambaşka varlıklara ışık olmak için yola çıktı…



