Babası pantolonunun cebinde arabanın anahtarını ararken Cenk gözlerini kısmış kollarını iki yana açmış babasının etrafında heyecanla dönüp duruyordu. Az önce izlediği film hala gözlerinin önündeydi. Babası anahtarını buldu. Cenk’i durdurdu. Öne oturmak isterken babasının bakışını gördü. Yüzü düştü. Dudaklarını büzüştürerek arka koltuğa yerleşti. Babasının dikiz aynasından kendisine baktığını gördü. Gülümsüyordu. Emniyet kemerini taktı. Cenk de babasını taklit ederek emniyet kemerini taktı. Dün avucuna batan kıymığın yara yeri sızladı. Araba hareket edince arkalarında küçülen sinemaya ve filmin afişine uzun uzun baktı.
Adını söyleyemediği film uzayda baba oğul arasında geçiyordu. Elektrik süpürgesine benzeyen robotlar, yaratıklar, uzay gemileri ve en önemlisi ışın kılıçları vardı. Cenk’in de tahtadan uydurma bir kılıcı vardı. Ve avucuna hep kıymık batardı. Gökyüzünü tam göremediği için emniyet kemerini çıkardı. Koltuğa sırt üstü yattı. Camdan yıldızlara bakıyordu. Tüm uzay gözünün önündeydi adeta. Ağzından lazer tabanca sesleri ve ışın kılıcının “wooowun” sesini çıkarıyordu. Bir ara dikiz aynasına baktı. Babası onu izliyordu. Utanıp, uyuyormuş gibi yapıp gözlerini kapattı.
Araba durdu. Eve varmaları yaklaşık otuz dakika sürdü. Evleri apartman dairesi olmasına rağmen müstakildi. Mutfak tarafında bahçeye açılan giriş kapıları vardı. Cenk uyuyormuş gibi yaptığı rüyasından uyandı. Araçtan indi. Kapıda bekleyen annesine doğru yürüyecekti ki babası farları açtı. Geceyi aydınlatan ışığın önünde uçuşan tozların arasında incir ağacı tüm ihtişamı ve heybeti ile ortaya çıktı. Cenk, “işte bu,” diye bağırdığında saat gece yarısını geçmişti.
Ertesi sabah,
Annesi, “Kahvaltını bitirmedin,” diye arkasından seslendi.
“Doydum anne şimdi uzay gemim beni bekler,” diyerek evden koşarak çıktı.
O kadar heyecanlıydı ki daire kapısını bile kapatmayı unuttu. Annesi bir şey söylemeyecek misin? dercesine sakince gazetesini okuyan kocasına baktı. Göz ucu ile olan biteni izleyen baba gazetenin iç sayfasını çevirdi. “Bırak eğlensin çocuk,” dedi. Abisi eliyle avuçladığı balı ağzına götürürken “Salak işte,” dedi. Sonra da “şak” diye bir tokat sesi açık bırakılan daire kapısından bahçeye yayıldı.
Seçtiği incir ağacı bahçenin hemen girişinde eve en yakın olandı. Gövdesi kalın, sert, öne eğik, kıvrımlı ve epey uzundu. Cenk daha yukarı bakmak için kafasını kaldırdı. Ağacın uç noktasında küçük boynuzlar şeklinde dallar gördü. “Oradan kumanda edebilirim,” diye geçirdi aklından. O an tüm görüş açısı hayal gücünün derinliklerine teslim olmuş bir gezegene dönüştü. Önünde duran incir ağacı ise uzay gemisi şeklini almıştı. Büyük incir ağacının üç ayrı yöne uzayan geniş kuvvetli dallarından biri kurumuştu.
O dalın ortasında dışa sarkmış halat parçası vardı. O bölge arızalıydı. Tüm mürettebata ve kendisine ikinci bir emre kadar o çürümüş dala çıkmama talimatı verdi. Mürettebatı günlük işleriyle meşguldü. Tırtıllar koza yaparken, birkaç kaçak karınca kışın ortasında yük taşıyordu. Kurtlar ağacın gövdesine girip çıkıyor itiş takımlarını kolaçan ediyordu. Salyangozlar ağaç gövdesinin sağlamlığı için yapışkan sıvı salgılıyorlardı. Cenk, uçuş için hazırlıklar devam ederken, incir ağacına ilk adımını attı.
Ayağı kaydı. Sendeledi. İkinci denemesinde tekrar ayağı kaydı. Üçüncü denemede yine başarısız oldu. Poposunun üstüne yere düştü. Vazgeçecekti ki esintiyi hissetti. Ayağa kalkarken rüzgâr onu ve ağacın gövdesini yalayıp geçti. İncir ağacının geniş gövdesinde sürünen ve gezinen hiçbir hayvan rüzgârdan etkilenmedi. Düşündü.
Aradığı cevabı bulunca olduğu yerde çocuksu sıçramalarla dönmeye başladı. “Evet! İşte bu şekilde pilot kabinine çıkabilirim,” dedi içinden. Rüzgarla hareketlenip kendisini selamlayan incir ağacının yeşil geniş yapraklarına gülümsedi. Kocaman gövdeye sarıldı. Yavaş, temkinli bir şekilde kendisini yukarı doğru çekmeye başladı. Üzerindeki mavi kapüşonlu mont, ağacın gövdesinde bulunan kırılmış, ucu sivri bir dala takılıp yaklaşık bir karış el mesafesi kadar yırtıldı. Geriye baktı. Gövdeyi neredeyse yarılamıştı. Hayallerine kimse engel olamazdı. Duramazdı. Cesurdu. Dizlerinin arasına aldığı gövdeyi sıkıştırdı. Kayganlığın sebebi olan incir ağacına özgü süt beyazı, yapışkan ve tadı acı olan sıvıya rağmen sürünerek zirveye ulaşmayı başardı.
Pilot kabinindeydi. Yerden oldukça yüksekti burası. Boynuzlara benzettiği kısa çıplak dallara sıkıca tutundu. Terlemişti. Hemen montunu çıkarıp fırlatıp attı. Abisinin dolabından yürüttüğü kulaklığı kafasına yerleştirdi. Dünya ile iletişimi kesilmişti. Yüzünü göğe döndü. Hayalindeki rotayı belirledi. Çıt yoktu doğada. Ama düşmanları pusudaydı bunu hissede biliyordu. Özellikle üçüncü kattaki yaşlı Zeliha teyze oradaydı. O bir İmparatorluk casusuydu. İşinde de çok iyiydi. Zaman, incir ağacı ile uzayda gezinirken hızla akıyordu.
Hava kararmaya başladı.
Annesinin yorgun sesini duydu. “Baban birazdan gelir oğlum. Gir içeri artık.” Yine aynı taktikle, ağacın gövdesine yapışıp, sürüne sürüne aşağıya indi. Yerden montunu alıp salya sümük eve koştu. Uykudan önce yarınki uzay macerasının notlarını aklına kazıdı.
Sabah erkenden kapılarına Zeliha teyze geldi. Cenk şikâyet edildiğini hissediyordu. Genelde kapıya gelen komşular içeri girer, annesinin yaptığı karanfilli çayı öve öve içer ve sohbet ederlerdi. Bazıları da yaptıkları börek poğaça ya da kekleri getirirdi. Zeliha teyze öyle değildi. Hayat emerdi o. Avını yemeden önce zehirleyip uyuşturan böcekler gibiydi.
Takırdayarak konuşurdu. Konuşarak dakikalarca sizi kapıda tutar, tam cevap hakkınızın doğduğunu düşündüğünüz bir anda da hatalı olduğunuza ikna ederdi. İtirafın ağzınızdan nasıl çıktığını, sürecin bu noktaya hangi ara geldiğini anladığınızda ise, Zeliha teyze omuz silkerek sırtını size döner ve uzaklaşırdı. Annesi kapıyı düşünceli bir şekilde kapattı. Hemen mutfağa döndü.
“Bana bak Cenk! Artık o ağaca çıkmanı istemiyorum. Anlaşıldı mı? Güzel. Şimdi o kahvaltını bitir. Yumurtanı da ye,” dedi.
Cenk cevap vermedi. Annesinin yüzüne uzunca bir süre baktı. Aklından geçenlerle “sen mi istemiyorsun? Yoksa o imparatorluk casusu buruşuk kadın mı istemiyor?” düşüncesinin cevabını aradı. Oğlunun üzüldüğünü anlayınca saçını okşadı. “Cesaretli olmanı taktir ediyorum. Ama tehlikeye atılman riskli. Ağaç çok yüksek. Düşersen bir tarafını incitebilirsin, hatta kırabilirsin,” dedi.
Yarım saat sonra,
Cenk o günde mutlu olmak için ağaca çıkmayı tercih etti. Yeni bir görev için tam ışık hızına çıkacaktı ki yabancı bir cisim kafasına çarptı. Mahalle çocuklarının oynadığı futbol topuydu bu. Topun çarpması ile de abisine ait kulaklık kafasından fırlayıp yere düştü.
Aşağıya baktığında ağacın altında abisinin önderliğinde toplanmış mahallenin çocuklarını fark etti. Ona bakıp sırıtıyorlardı. Ellerinde yarısı yenmiş muz ve daha ambalajı açılmamış çikolatalar vardı. Abisi yerdeki kulaklığı fark edip eline aldı. Öfkeli bir şekilde Cenk’e doğru bağırdı. “Bunun hesabını vereceksin! Hemen in aşağıya salak. İn dedim!”
Cenk onlar yokmuş gibi davranıp cesurca kafasını göğe çevirdi. O sırada baş düşmanı Zeliha teyzeyi gördü. Artık gizlenmiyordu bile. Bir elinde sigarası, diğerinde kahvesi, soğuk havaya rağmen balkondan olan biteni seyrediyordu. Hafif kamburuna rağmen dik durmaya çalışıyordu. Omuzuna iliştirdiği şalın pileli uçları pelerin gibi sallanıyordu rüzgârda. Zeliha’nın üçüncü katta olmasına rağmen süreçten keyif aldığını hissetti. Ancak bir düşmana bu kadar yakışırdı merhametsizce sırıtmak.
İncir ağacı sarsılmaya başladı. Abisi ve çetesi ağacı sallıyordu. Korku ile bağırdı. “Yapmayın düşeceğim. Yapmayın lütfen.” Bir umut bahçeye açılan mutfak penceresine baktı. Olur olmadık zamanlarda cama çıkıp, eve gelmesini söyleyen annesini aradı gözleri. Yoktu. Annesine seslense ve yardım istese, ne kadar ödlek olduğunu her gün yüzüne vuracaklardı. Sonunda ağaçtan inme sözüyle aşağıdakileri ikna etti. Sürünerek indi.
Abisi dahil tüm çocuklar onu epey hırpaladı. Yerde yatıyordu ama gözü hala gökteydi. Sızlayan vücuduna rağmen gururluydu. Ağlamadı. Cenk yutkunurken abisi yanına çömeldi. Eğilip kulağına dudaklarını yaklaştırıp, tehditkâr bir tonda fısıldadı.
“Anneme ya da babama şikâyet edersen kulaklığımı çaldığını onlara söylerim. Ve yine dayak yersin. Anladın mı? İyi… Onlara ağaçtan düştüğünü söyleyeceksin. Hadi şimdi eve.”
Zeliha teyzenin, “dersini aldın mı bücürük?” der gibi baktığını düşündü. Doğruldu. Tüm evrenin altında küçük düşürülmüş ve cesareti kırılmıştı. Zeliha teyze sırtını dönüp balkondan içeri girdi. Balkon kapısının kapanırken çıkardığı o tok ses, Cenk’in irkilmesine sebep oldu. Cenk, incir ağacının gövdesinden destek alarak yerden kaktı. Dik durarak eve girdi. Ertesi sabah apartman görevlisi incir ağaçlarını budamaya başladı. Akşamüzeri elektrikli testerenin sesi kesildi. Tıraş edilmiş ağaçların içinde, sadece Cenk’in uzay gemisi olan incir ağacının, çürük, kurumuş, işe yaramaz dalı kesilmemişti.


