
Gürül gürül yanan sobanın sıcağı bedeninden çok içini ısıtıyordu. Yüreğinin buzunu çözüyordu sanki. Pencereden aşağı süzülen su damlaları gibi akıp gidiyordu çoğu zaman kalbinin en ücra köşesine yerleşmiş olan o adını bilmediği mayhoş duygu. Kimi zaman öyle kolay kurtulamazdı, akıp gitmezdi. Bir yılan gibi kıvrılır geceyi onun göğsünde geçirirdi. Rahat vermezdi. Sıktıkça sıkardı yüreğini sanki insanların canını sıktığı yetmiyormuş gibi. Şimşeklerin gürültüsü karışırdı sobanın çıtırtısına. Şiddetli çarpan şimşeklerden korkardı. “Allah bile bana kızıyor” derdi. Soğuk geceleri daha da bir yer ederdi odalarına. O zaman sobanın yanındaki döşekte yatarlardı beraber. Tıpkı gündüzleri de olduğu gibi şakalaşır, gülüşür, söyleşir hatta hayalleşirlerdi Hasan’ıyla. Çoğu kez gecenin karanlığında soba ateşinin yansımasında tekrardan çizerdi hayallerini. Hasan’ının kocaman adam olduğunu, bacası akmayan bir evde oturduklarını ve herkesin ona kendi adıyla seslendiği bir yerde yaşadığını hayal etmeden duramazdı.
Sobanın üstünden gelen tıslama seslerinden çorbanın hazır olduğunu anlamıştı.
“Mis gibi olmuş, Hasan’ıma şifa niyetine.”
Bir kâseye doldurup soğuması için derme çatma ahşap pencerenin kenarına bıraktı. Onun yerine içeri sızan rüzgâr bir güzel üflüyordu çorbayı. Sıcağını bir an önce atmalıydı. Hasan’ı acıkmıştı. Yakasına bir bez parçası iliştirdi. Çorbasından bir kaşık içip ılıdığından emin olunca üfleyerek Hasan’ın ağzına yavaş yavaş akıttı. Çorbayı beğenmişti. Dudaklarının kenara yavaş yavaş çekilmesinden belliydi. Ağzının kenarından bir iki damla inecek olsa hemen yanındaki bezle siliyordu. Hasan’ın üstünün kirlenmesine izin vermezdi. Misler gibi bakıyordu ona. Öyle ki mahsun bakışları bir tek ona bakarken kırılıyor yerine bahar yerleşiyordu. Zaten Hasan iyilik, güzellik demek değil miydi? Gelişiyle de ona güzellik getirmişti. İyi ki vardı Hasan’ı iyi ki. O onun aksine hep Hasan’dan iyi ki, diye bahsederdi.
Karnı doyan Hasan’ın sarı saçlarını özenle taradı. Göğsüne bastırdığı akça pakça başını, öpüp kokladı doyasıya. “Anne” dedi bir ara köpüklenen ağzının kenarından duyulur duyulmaz bir sesle. Daha bir sıkı sarıldı o anda Hasan’ına.
“Ben varım Hasan’ım olmaz mı?”
Kırık kırık yalancıktan gülümsedi ona doğru. Anlamasın istiyordu. O anlamasın ama ben de hatırlamayayım, diyordu. Hasan onun ne yaptığını bilse hiç onu anar mıydı? Anlamıyordu işte. Zaten arada hatırlatmasa ne o kelimenin eksikliğini ne de onun yokluğunu hissediyordu. Giden birini neden özleyecekti ki? Hem de onları öylece bırakıp giden birini. Hem de Hasan’ın ona bu kadar ihtiyacı varken giden birini. Hanımefendi sakat çocuğa bakamazmış. Evde ömür tüketemeyecek kadar güzelmiş çünkü. Zaten iyi de olmuştu gittiği. Bakıyor muydu ki Hasan’a? Bir tas çorba mı içiriyordu? Ağzının kenarlarını silerken, yarı açık ağzından yemek görünürken veya düşerken tiksinerek bakmıyor muydu yüzüne? Hele de altını değiştirirken “Nereden doğurdum bu sakatı başıma bela ettim!” diye ortalığı inletmiyor muydu? İyi olmuştu gittiği. Evet iyi olmuştu. O mutluydu ki zaten Hasan’ıyla. Yeter ki Hasan’a kimseler ilişmesindi, yeter ki kimse ona tiksinerek bakmasındı. Kimseler onu yermesindi. O kabullenmişti insanların ona iğrenerek bakmasına ama Hasan’ına öyle bakmasınlardı. O razıydı adının yerine Yosma diye anılmaya. Razıydı kapısına “Kocamı ver!” diye dayananların hakaretine. “Kurbanın olayım oğlumu eve alma!” diye yalvaranların ağıtlarına, “Sakatını da al git!” diyen ahlak bekçilerinin gündüzleri kapıyı pencereyi taşlayıp akşamları evine damlamasına da razıydı. Onun Hasan’ı kaldırıp indirmek dışında hiçbir şeye, hiçbir şikâyeti yoktu. Ha! bide altını değiştirirken utanıp bacaklarını açmak istemediğinde zorlanırdı. Ama haklıydı Hasan da on altı yaşında delikanlıydı sonuçta. O tiksinmiyordu kardeşinin hiçbir şeyinden. O sadece bazı günler kendinden utanır hatta tiksinirdi…
Kardeşini sobadan uzaklaştırarak minderlerden korunak yaptı etrafına. Zaten Hasan pek kıpırdayamazdı minderler onun güvenliği için yeterliydi. Saat yaklaşıyordu, hazırlanacaktı. Yıkanmak için odanın beton hamamlığına gitti. Tekrarı olacağını bilse de tıpkı geceden sonra yapacağı gibi şimdide kırk tas su dökünmüştü. Su insanın etini temizliyordu da ruhunu temizleyemiyordu işte. Arındıramıyordu. Banyonun ardından uzun saçlarını tarayıp iki omuzuna yaydırdı. Bir de acı kahve rengi gözlerini sürmeyle boyadı mı tamamdı. İşi biter bitmez Hasan’ın yanına gitti tekrardan. Yanına uzandı. Yumruk yapılı ellerinden öpüp parmaklarını açtırdı yavaş yavaş. Gündüz programlarındaki doktorlardan öğrendiği bütün hareketleri yaptırıyordu ona. Öyle ya şifanın nereden geleceği belli mi olurdu?
Sobanın çıtırtısı melodi gibi kulaklarından içeri dolarken sohbetine başladı. Ona kendisinin de hiç görmediği denizi, trenleri, uçakları anlatır da anlatırdı. Çocuk da öyle sahici dinlerdi ki arada nidalar atar, ellerini birbirine yaklaştırmaya çabalardı. Kapının tıkırtısıyla dağılmıştı o birbirinden güzel düşleri. Yine mahsun bakışlar yerleşmişti gözlerine. Midesinde yine o tuhaf bulantıyı hisseder olmuştu. Avuçlarının içi de terliyordu üstelik. Halbuki alıştırmıştı kendisini. Kabullenmişti. Adı gibi de biliyordu alışmayanın etinin olduğunu, midesinin olduğunu. Biliyordu ama elinden de bir şey gelmiyordu. O da elinden gelen tek şeyi yapıp kocamış kurdu eve aldı. Onun o nefret ettiği bakışlar Hasan’ına çarpmasın diye onu hemen odaya götürdü. Kapının eşiğinden geçerken hayalleri kadar beyaz olan yazmasını kumral saçlarından çözüp yere bıraktı. Kocamış kurdun karşısında mahsun bakışlarını indirmeye, gizlemeye çalıştı. Çünkü “Bir daha böyle istemem, işveli cilveli ol” demişti. O her ne kadar oldurmaya çalışsa da bakışları direniyordu.
Bakışlarının yanı sıra gencecik bedenine eğrelti duran kadınlığı da oldurmaya, bu kadar masumken Yosma olmaya çalışıyordu. Böylesine bir kurdun gözlerini doyurmayacak kadar küçük olan göğüslerini sallamak için bütün vücudu ayrı oynuyordu sanki. Üst dudağını gizlemiş bıyıklarının altından ıslık çalıp alkış tutuyordu adam. O da istemeye istemeye de olsa parmaklarını şıklata şıklata kalçasını sallıyordu. Durum kocamış kurdun da hoşuna gitmeye başlamıştı. Keyfi yerine gelmişti. Ama o daha da keyiflenmek istiyordu. Pantolonunun ağına elini atarak çiğ ete susamışçasına “Soyun” dedi. Ürküyordu. Ama yapmalıydı da. Hasan’ı için yapmalıydı. Hayatlarını devam ettirmek için yapmalıydı. Yapmalıydı işte…
Gözlerini yumup ürken bedenine ritim katarak yavaş yavaş arkasını döndü. Soyunacaktı. Soyun denilince soyunabilir miydi insan hemencecik? İnsan soyunmaya nereden başlardı ki? O soyunmaya ilk önce giyindiği anneliğinden başladı. Ablalığını soydu. Hayallerini, yaşama sevincini, insanlığını soydu. Taşıdığı masumiyeti de soyduktan sonra gözlerinin aksine cıvıl cıvıl pembe çiçeklerin açtığı elbisesini soyundu. Artık hazırdı.


