• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Anlatı

İki Dünya Arasında / İsmail Oran

Ismail Oran by Ismail Oran
19 Ocak 2026
in Anlatı
0
İki Dünya Arasında / İsmail Oran
0
SHARES
17
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

Bilincimi sınırlayan duvarların dışında dolaşırken, silkelendim, aştım duvarı atladım içeriye. İlk hissettiğim şey, kafamdaki tarifsiz ağırlık ve yoğunluk. Beynim kafatası kemiklerini, gözlerim göz çukurlarını zorluyor. Başımın sol yanı acıyor, acıyan yerde kocaman bir şişlik var, yapışkan bir sıvı sızıyor, kandı bu! Sağ elim ve kolum istediğim şeyleri yapmakta zorlanıyor. Ayak bileklerimde ağrı var. Eğilmek istedim, yapamadım! Bel omurlarım yerinden sökülmüş, yerine dümdüz çelikten bir çubuk yerleştirilmiş sanki. Tüm gücümü toplayıp yeniden denedim, olmadı, başımdaki zonklayıcı ağrıyı o zaman fark ettim. Çökmeye çalıştım, ayni metal çubuk diz eklemine yerleştirilmiş bu sefer. Tüm bu olanları açıklamakta zorlanıyorum.

Görüşüm net değil, bilincim yeteri kadar açık değil. Sağ elimi istediğim gibi kullanamasam da, anladım ki taşla örülmüş bir duvarın önündeyim. Bir yazı gördüm, tam gözümün hizasında duvarda, “W8” yazıyor, anlamını çözemedim. Bir şey beni ayak bileklerimden çekiyor da çekiyor, bacaklarım uzuyor da uzuyor. Duvardan halat, kök, sarmaşık dalı karmaşası çıkıp ayaklarıma dolanmış. Taş çıkıntılara tutunup güç alarak parmaklarımı kaydırınca, duvarın kavisli olduğunu fark ediyorum. Çok geçmeden anladım, bir kuyunun içindeyim!

İşte o anda, zihnimin derinlerinden bir resim yakaladım, ucundan milim milim çektim, çektikçe geçmiş aydınlanmaya başladı ve nihayet olanı-biteni tümüyle hatırladım; kırda yürüyüş yaparken, uzamış otlar arasında fark edemediğim bir şey ayağıma dolanmış, dengem bozulup tepe taklak düşerken son anda bir kuyunun karanlık ağzını görmüştüm. Sonrası, yokluk.

Hızlıca durum değerlendirmesi yaptım; kuyuya düşerken kafamı çarptığım kesin, belim ve ayaklarım da incinmiş olsa gerek. Bir de sağ kolum, isteklerimi tam olarak yerine getirmiyor. Ne kadar derine düştüm acaba? Günışığını görebilmek umuduyla çenemi kaldırarak yukarı baktım. İşte ışık! Derin, karanlık ve hafif dalgalı. Bu dalga niye? Gözlerim mi seğiriyor? Sonra başımı indirdim, çenemi göğsüme dayadım, ayaklarıma doğru baktım. Görebildiğim tek şey, diğerine göre daha parlak dalgasız düz mavilik.

Yapacağıma odaklanmam gerek. Çok zorlanıyorum, zihnim çalışma hızından çok şey kaybetmiş. Sabah kahvaltısı sonrası yürüyüşe çıkmıştım, gün ışığı varken arama yapmaya bol zaman var… Baygın geçirdiğim süre çok uzunsa, şu an gündüzün son saatleri olabilir. Başımın üstündeki karanlık ışığa baktım yeniden, saati kestirmeye çalıştım. O an fark ettim; sağ kolum sanki başımın üstünde dalgalanan karanlık ışıltılardan gelen son huzmeleri toplamak istercesine uzanmış. Geri çekmeye çalıştım, biraz kıpırdadı, ama başaramadım; sağ kolum isteklerime cevap veremiyor. Olabilir, düşerken omuz eklemi ve köprücük kemiği öyle bir hasar görmüştür ki, sağ kolum başımın üstünde kalacak şekilde omuzum kilitlenmiş olabilir.

-Yardım edin! Kimse yok mu? diye haykırmak istedim.

Olmadı. Sadece birkaç hece ve uluma benzeri gürültüler. Ben mi bu anlamsız sesleri çıkarıyorum, yoksa çıkardığım sesleri kulaklarım ve beynim mi anlamlı hale dönüştüremiyor? Tekrar tekrar deniyorum, sonuç değişmiyor. Anlamsız bile olsa çıkardığım sesleri duyan birileri olabilir, onlardan gelecek cevabı duymayı ümit ettim. Bekledim, bekledim… Sanki her geçen dakika odaklanmam daha zorlaşıyor. Kuyu dibinde oksijen daha az olabilir, ya da zararlı bazı gazlar birikmiş olabilir. Bir şeyler yapmalıyım…

-Yardım edin! Hey!

Anlamsız haykırışlar ve heceler devam ediyor. Dilim büyümüş, ağzımda dolaştırıp harfleri oluşturamıyorum. Başım davul gibi, gözlerim yuvalarından fırlayacak sanki. Tüm bunlara hala anlam veremiyorum ve bu beni korkutuyor.

Çenemi kaldırıp başımın üzerine bakıyorum yeniden, karanlık ışık hafifçe dalgalanıyor. Sağ kolum hala başımın üstünde. Yeni fark ettim, elim sanki kapkara ışığın içine dalmış gibi, bileğimden sonrasını göremiyorum. Çabalıyorum, sanki parmaklarımın birkaçını biraz kıpırdatabildim; o sırada kara ışıltının içinde hareketlenme oluştu. Peşi sıra oluşan, yansıyan ve birbirleriyle çarpışan dalga ışıltıları arasından bir siluet peydahlanıyor. Kıvrım kıvrım gövdesiyle, sağ elimin bileğine dolanmış, ağzını açmış, beni bekleyen kocaman bir yılan! Beni kendine çekiyor da çekiyor, gövdem, bacaklarım uzuyor, her bir parçam bir tarafa ayrılıyor, ayak bileklerimde müthiş bir ağrı duyuyorum. Ne işi var başımın üstünde?  Rüyada mıyım, yoksa öbür dünyada mı?

Bilincimin giderek zayıfladığını fark ediyorum, tül perde gibi oraya buraya uçuşuyor. Benliğim dağılıyor, kontrolümü kaybediyorum, içimdeki yaşam enerjisi eriyip bitiyor. Ruhum valizini toplamaya başlamış, bedenimi terk etmeye hazırlanıyor sanki. Gözkapaklarım şişmiş sanki, gözlerimi açık tutmaya çabalıyorum, bir kapatırsam film şeridine işlenmiş hayatımın gözümün önünden akmaya başlayacağından korkuyorum. Konusu-oyuncusu belli, senaryosu önceden yazılmış, hiçbir sürprizi olmayan, tek izleyicili bir film.

İşte o anda bazı sesler duymaya başladım! İnsandan mı geliyor, hayvan uluması mı? Gerçek mi, hayal mi? Birden gözümün önünde bir halat sallanmaya başladı. Artık eminim, kurtarma ekibi kuyuya girmeye hazırlanıyor. Halata sarılıp tutunabilirim, sağ kolum komutlarımı artık hiç dinlemiyor, ama sol kolum kuvvetlidir benim. Eğer sıkıca kavrayıp bileğime dolayabilirsem, beni rahatlıkla çekebilirler. Sol kolumu başımın üzerine uzatıp, halatı kavrıyorum, çekiştirerek öbür uçta halatı tutanlara mesaj vermek, hayatta olduğumu bildirmek istiyorum. Olmuyor, olmuyor! Halatın diğer ucu serbest, çektikçe geliyor, bırakınca geri gidiyor. Bu nasıl olabilir?

Bir şeyler demek istemeden, deli gibi bağırıyorum. Her şey gerçek olamayacak kadar sıra dışı; kafamın içi boş bir davul gibi, gözlerim çukurlarından fırlamış, dilim kocaman. Keşke her şey bir rüyadan ibaret olsa! Halatı bırakıp elimle yüzümü kapatıyorum, ağlamak üzereyim. O sırada parmaklarım arasından bir ışık süzülüyor. Gözlerimi kısmak zorunda kalıyorum, parlak ışık gözlerimi alıyor. Sol elimi ışığa siper yaparak ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Işık o kadar parlak ki… Fosforlu sarı renk bir kask seçebiliyorum. Bir insan, kurtarıcım olmalı!

Mutluluktan bağırıyorum, kurtarıcımın yüzüne dokunmaya çalışıyorum. O da bana dokunuyor, kaskın önündeki ışık gözlerimi rahatsız ediyor, boynumu geri atıp başımı kaldırıyorum, gövdesinin altı tepemdeki derin karanlığın dalgalı ışıltısında sanki kayboluyor. Tekrar önüme odaklanmaya çalışıyorum. Bana bir şeyler dediği belli, anlamsız sesler duyuyorum. Ben de ona bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Artık daha ümitliyim, kısa zamanda kurtulacağımı düşünüyorum, gözlerim yaşarıyor. Bir an ışık yan tarafa dönüyor, yüzünü yandan görebiliyorum. Neden ters duruyor? Işık küçük bir yazı tahtasını aydınlatıyor, kalemle bir kelime yazıp bana çeviriyor. Görüşüm artık hiç iyi değil, gözlerimi kırpıştırarak odaklanmaya çalışıyorum. Harfleri seçebiliyorum, okuma yeteneğimi kaybetmemişim çok şükür, ama anlam veremiyorum okuduğuma: “WISI”. Boş boş baktığımı görünce yazı tahtasını baş aşağıya çeviriyor, burnumun dibine kadar sokuyor. Gözlerimi açıp kapayarak odaklanmaya gayret ederken, kask ışığı yeniden gözbebeklerimden içeri hücum ediyor, o kadar parlak ki adeta görme sinirlerimi felç ediyor. Işık körü oluyorum, o an yazanı okumam mümkün değil.

Bir hareketlenme hissedince, çenemi göğsüme bastırarak, boynumu öne doğru eğiyorum, bakışımı ayak tarafına çeviriyorum. Bir çift fosforlu sarı cisim görüyorum, giderek bana yaklaşıyor, yaklaşıyor, yaklaşıyor; neredeyse burnumun dibine kadar. Işık körlüğü etkisi devam ediyor, buna rağmen bunların bir çift bot olduğunu anlıyorum, tabanlarının araç lastiğine benzeyen oyuk desenini hayal meyal seçebiliyorum.  Bir de sürekli hareket eden ikinci bir ışık huzmesi; ikinci bir kurtarıcı daha var! Bacaklarımın, gövdemin ve kollarımın halatlarla sıkıca sarıldığını hissediyorum, artık burnumun ucunu bile zar zor seçebiliyorum. Işık körlüğü mü, ışık azlığı mı, yoksa gördüğüm şeyleri işleyip anlamlandıracak olan beyin fonksiyonlarımı mı kaybediyorum? Belki de hepsi…

Neden-sonuç bağlantılarını kurmak artık imkânsız hale geldi. Anda yaşadıklarımı yorumlayamıyorum. Çalışan kolumu başımın üzerine uzatıp, sallandırdıkları halatı kavrayarak kuyuya inmelerini heyecanla beklerken, nasıl oluyor da kurtarıcım ayaklarımın olduğu yönden, kuyunun derinliklerinden gelip beni buldu? Başımdaki şişlik ve ağrı, çektiğim acılar, kelimeleri bulamayan dilim, çalışmayan kolum, tüm bunlar gerçek değil mi? Her şey hayal mi? Yürüyüş yaparken yorulup, bir ağaç dibinde uykuya daldım da rüyada mıyım?

Derken bir hareket hissettim. Nihayet beni çekiyorlar! Sabretmem lazım, son birkaç dakika. Çok yavaşlar, hareketli ışık huzmeleri zaman zaman duvara vurunca gözümün önünde ilerleyen duvar taşlarını görüyorum. Olamaz! Olamaz! Dibe doğru gidiyorum!

Panikle boynumu geriye attım, başımın üzerine bakmaya çalıştım. Emin oldum, duvar taşları yukarı doğru kayıyor! Tepemdeki hafif dalgalı koyu ışıltı giderek uzaklaşıyor benden! Çenemi gövdeme yapıştırıp, ayak tarafına baktım korka korka. Duvar taşlarının bana yaklaştığını fark etmek zor olmadı, kesinlikle dibe doğru gidiyorum.

Derken duvardaki o yazıyı gördüm; “W9”. Ne manaya geldiğini tam olarak bilemesem de,  önceki W8 seviyesinden, şimdiki W9 seviyesine gelmiştim. Kuyu duvarındaki bu yazılar bir çeşit derinlik göstergesi ise, giderek daha derine gidiyorum!

Beni almaya gelenler, yukarıya geldiğim dünyaya değil, aşağıya öteki dünyaya götürüyorlar! Artık film makarası, projektöre takılmış olsa gerek. Bir işaret bekleniyor. Her an filmi seyretmeye başlayabilirim!

Yılan kolumdan, bacağımdan çekiştirmeyi bıraktı artık, biraz olsun rahatladım. Ama derine, derine, daha da derine gidiyorum… Başımın üstündeki karanlık dalgalı ışıltı giderek küçüldü. Ayaklarımın tarafında düz mavi ışık ise büyüyor, parlaklaşıyor ve bana yaklaşıyor.

Korku, belirsizlik, pişmanlık yavaş yavaş terk ediyor beni. Mavi ışık büyüdükçe büyüdü, beni tümüyle çevreledi. İşte tam o anda, tüm ağrılarım, acılarım hafifledi. Beni çeken, iten, buran bütün kuvvetler kayboldu, başım, gözlerim sanki eski boyutlarına dönüyor. Mavi ışıktan kamaşmış gözlerimle etrafta bir sürü surat görüyorum; hepsi de çok mutlu, gülüyorlar. Bu mutluluk bende bir karşılık oluşturmuyor. Artık gördüğüm nesneler anlamlarını yitirdi, isimler, hatıralar uçup gitti, bilincimin son kırıntıları da beni terk etti.

Ölüm, hayatla son yüzleşmendir.

İnsanın zor anlarında, hiç düşünmeden kendini kör kuyuların içine atan kurtarıcılara sahip olması ne kadar güzel… Beni gelip kuyunun içinde buldular; eski dünyama mı geri getirdiler, yoksa bir başka dünyaya mı taşıdılar? Başımdan geçen bu olayda bazı noktalar yeterince açık değil. Hayat genelde böyle değil mi zaten? Bazı olup biten şeyleri, başımıza gelenleri tam olarak anlayamıyoruz. Sonra basıyoruz küfrü, kızıyoruz, küsüyoruz sevdiklerimize, gereksizce üzüyoruz kendimizi ve çevremizdeki insanları. Hayat, anlaşılmazlarıyla ve bilinmeyenleriyle bir bütün olarak yaşandığında mutluluk ve doyum verir, anlam kazanır. Yoksa heyecansız, sıkıcı bir yolculuk olurdu.

Hayattayım… Öbür dünya ile yüzleştim, bu dünyada yaşamaya devam ediyorum. Artık kafama takmıyorum; ben mi tepe taklak kuyuya düştüm, yoksa kuyu mu tepemden aşağıya düştü?

 

YAZARIN AÇIKLAMASI: Lütfen aşağıdaki bilgilendirmeyi, öyküden SONRA OKUYUN! Dediğimi yaparsanız ayrıntıları anlayabilmeniz için, bir defa daha okuyacağınızın garantisini veririm.

Bilgilendirme: Bu öykü, yürüyüş yaparken kuyuya düşen, ayağına dolanan ipler nedeniyle kuyuda baş aşağı sallanıp kalan, başını vurduğu için akut subdural (beyin zarı atına) kanama gelişen, kanama nedeniyle bilinç bulanıklığı, sağ hemiparezi (felç) ve afazi (konuşma bozukluğu) yaşayan bir kazazedenin, kurtarılması esnasında gidip gelen bilincinin arasında tecrübe ettiği duygu ve düşünceleri üzerine kurgulanmıştır.

 

 

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Previous Post

Köy Yeli / Çiğdem Taşkın

Next Post

Tohum Kutusu / Özlem Karaca

Ismail Oran

Ismail Oran

Next Post
Tohum Kutusu / Özlem Karaca

Tohum Kutusu / Özlem Karaca

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • HEDİYE/LEYLA GÜR
  • Adaletin Sessiz Kaldığı O Yer / Derya UYGUN CAN
  • Sükûnet : Gölgelerden Yükselen Sessizlik
  • Tohum Kutusu / Özlem Karaca
  • İki Dünya Arasında / İsmail Oran

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.