Kilit vurmayacaksın bir şeye
“Onsuz nefes alamam” diye tutturmayacaksın.
Alırsın, görürsün;
Seveceksen, kafese değil pencereye benzeteceksin.
Girsin çıksın ışık, rüzgâr;
içeride kalan, kokusu olsun
sahibi değil.
Az eşyayla yürüyeceksin.
Omzun boş, cebin hafif olacak ki
biri “hadi” dediğinde
ayakkabın bağını çözmeyi bile beklemeyesin.
Kendini de fazlaca sahiplenmeyeceksin.
Saçın rüzgârın, adımların yolun olur bazen.
Bugünkü “ben” yarına emanet;
yarın gelir, değiştirir seni, izin vereceksin.
Korkuyu, kaybetmekten öğrenmeyeceksin.
Elini kapatırsan suyu tutamazsın;
açtığında gider gibi görünür
ama serinliği sende kalır.
Bir şeylere ait olacaksan,
manzaralara ait ol:
ufuk çizgisine, turnaların geçtiği sessiz yola,
yağmurdan sonra toprağın kokusuna.
Bir renge bağlanacaksan,
güne düşen sarıya ya da akşamın mora.
Sahibi sen olma;
sana yer açsınlar, sen onlara benzeme.
Yara aldıysan sakince bakacaksın.
“Niye ben?” demeden,
“Ne öğretti?” diye soracaksın.
Çünkü bazı acılar
yük değil, istikamettir.
Söz verirken düğümü sıkı atmayacaksın
çözülebilsin diye
ince bir pay bırak kalbine.
Giden giderse yol olur,
kalan kalırsa gölge.
Hayatı tutacaksın, evet;
ama liflerinden, nazikçe.
Ne tamamen bırakacak kadar umursamaz,
ne koparacak kadar hırslı.
Hem avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
hem de iç cebinde hiç düşmeyecekmiş gibi.
Böyle yaşayacaksın:
hafif, dikkatli,
ince bir ipten
ama yüreğin bütünüyle.



