“Yaşam, ilk şaşkınlıkları çabucak eskitir. Kaldı ki ‘canlı’ bir kabuk uğruna ne kadar kabuk öldü! İçinde yaşanan bir kabuk uğruna, acaba ne kadar kabuk boş kaldı?”
(G. Bachelard)
Bir sonbahar sabahı, uyanır uyanmaz öyle bir can sıkıntısı peyda oldu ki içimde; apansız, dermansız bir sancı gibi saplandı bedenime. Ruhumda oluştu, bedenimde hissettim verdiği rahatsızlığı. Kahvaltı dahi etmeden, sıkıntının nedenine düşmeden attım kendimi dışarı. Yağmur atıştırıyordu. Yanıma aldığım şemsiyeyi açma zahmetine girmedim; canım o yağmurun altında ıslanmak istedi. Üşüyen ellerimi paltomun ceplerine soktum ve aheste aheste yürüdüm caddelerde.
Yüksek ve sık aralıklarla dikilmiş, gökyüzüne çirkin bir set çekmiş binaların arasından; sararmış ve kurumuş yaprakları süs yapan ıslak yollardan; rüzgârda salınan kuru dalların arasından; terk edilmiş gibi duran ıssız çocuk parklarının yanından yöresinden yürüdüm. Üşüyüp birbirine sıkı sıkıya sokulan kediler gördüm; kaldırım kenarındaki su birikintilerinden su içen kuşlar, bezgin ve muhtemelen aç aç dolaşan sokak köpeklerine denk geldim. Birkaç insan geçti yanımdan; benim aksime hızlı ve şemsiyesi açık olan. Arabalar su sıçrata sıçrata ilerledi, kimileri ıslandı, hırsla küfrettiler ardlarından.
Acıktığımı hissedince yol üzerinde bir kafeye girdim, menüden rastgele bir sandviç sipariş ettim.
Siparişimi beklerken çantamdan kitabımı çıkardım ve kaldığım sayfayı araladım. Ne kadar zaman geçti bilinmez; sandviçimi yiyip bitirmiş, üzerine iki kupa kahve tüketmiş, üçüncüsüne geçmiştim bile.
Adımı işittim;
“Firuze!”
Omzumun üzerinden arkama döndüğümde gördüm onu. Hakan’ı. Şaşkın bir gülümseyişle geldi yanıma.
“Uzaktan anlayamadım başta ama benzettim de öte yandan. Öyle bir gömmüşsün ki başını kitaba.”
O karşımda, neredeyse heyecanlı olduğunu düşüneceğim bir dizi söz sıralarken ben ne yapacağımı, nasıl tepki vereceğimi bilemedim. İçimden, derinden bir yerden bir kıpırdanış hissettim. Parmaklarımın arasındaki kalem düştü kitabımın sayfalarının arasına. Etrafımı ateşler sarmış gibi, can havliyle kalktım ayağa.
“Hakan!” dedim, gülümsemeye çalışarak. “Ne hoş bir tesadüf!”
Ne yapmalıydım? el mi sıkışmalı yoksa sarılmalı mı? Belki de temasa gerek yoktu; uzaktan sohbete devam etmeliydim. Ah, cidden ne yapmalı?
“Vaktin varsa… eşlik et, istersen bana,” diye mırıldandım. Bir anda. Alelacele. Gözlerim, kaçak göçek tutundu yüzüne. Yıllar yaramıştı ona. Daha göz alıcı, daha yakışıklı. Yıpranmamış, yorulmamış; zaman hoyrat davranmamış besbelli.
“Olur, otururum biraz,” dedi, sandalyeyi çekip karşıma yerleşirken.
Ellerimi dizlerime sürterek oturdum. Avuç içlerim terliyordu. Bir süre manasız manasız inceledik birbirimizi. Ne tuhaf bir atmosferdi.
“Ben de,” dedim kitabı masanın üzerinden ona doğru iterken. “Kitaba çok sarmışım, gözüm görmedi hiçbir şeyi.”
İsmine baktı. Dudaklarındaki tebessüm daha da belirginleşti. Kitap bombeli duruyordu; çünkü arasında parmaklarımdan kayıp giden kalemim vardı. Araladı sayfayı, bir de kaldığım yerde gezdirdi gözlerini. Hiçbir şey demeden geri itti kitabı ama altını çizdiğim satırları okuduğunu biliyordum. İster istemez bir sıkıntı bastı içimi. Okumasa iyiydi.
“Ne zaman döndün?” diye sordum.
“Bir ay oluyor,” dedi.
“Tekrar dönüş ne zaman? İsviçre’desin hâlâ değil mi?”
“Dönmeyeceğim artık. Buraya yerleştim, işimi de buradan yöneteceğim.”
“Geri dönmene engel bir sebep buldun demek hayatında?”
“Sebepten sayılır mı bilmiyorum ama ait hissedemedim kendimi bir türlü.”
Ait hissetmemek… Ne garip. Aradan yıllar, yollar, bambaşka yaşamlar geçmiş olmasına rağmen, bir zamanlar birçok duyguya ortakken şimdi bir yabancı gibi hasbihal ettiğimiz bu ortamda yalnızca bu hissiyatın ortak olması… Ne garip.
“Eee?” dedim bozuntuya vermemeye çalışarak. “Var mı hayatında biri?”
“Yok,” dedi. İçimde bir şeyler kıpırdadı. “En azından şu an için yok. Evlenip boşandım ben. Yaklaşık iki sene oluyor boşanalı. Sevmiştik başta birbirimizi ama zamanla işler değişti. Sende bilirsin, sevgi bitince her şey daha çok batıyor göze, sudan sebepler dahi. Anlaşamayınca ayırdık yollarımızı. Aşktan yana gülmese de yüzüm, kariyer bakımından güldü ama. Kendi işimi kurdum, iyi de gidiyor gibi şu anlık.”
Mideme kramplar girer gibi oldu. Ne yapacağımı şaşırdım; tepkisiz durmak çok zordu. Evlenmişti meğer. Sevmiş, evlenmiş, anlaşamamış ve boşanmıştı.
“Anlıyorum…” diye mırıldandım. Bir bok anladığım yoktu oysa. “Hayalindeki işi mi yapıyorsun?”
“Evet,” dedi gururla. “Ya sen? Neler yaptın görüşmeyeli? İyi misin?”
“Ben…” Birkaç saat evvel altını çize çize okuduğum o satırlar düştü aklıma; “Yaşam, ilk şaşkınlıkları çabucak eskitir. Kaldı ki ‘canlı’ bir kabuk uğruna ne kadar kabuk öldü! İçinde yaşanan bir kabuk uğruna, acaba ne kadar kabuk boş kaldı?”
“Evlenmedim ben hiç. Birileri oldu tabii ama o kadar ciddi olmadık hiçbiriyle. Bir evlenme teklifi aldım; iyi bir insandı da aslında ama… kabul etmedim. Bilmiyorum, evlilik ciddi bir mesele, korktum belki de. Muhasebeci olarak çalışıyorum bir şirkette. Mimarlığı bırakmak durumunda kaldım.”
Gülümsemeye çalıştım konuşmam bitince.
“Mimarlığı bırakmana şaşırdım. Yaşayacağın evi kendin yapmak isterdin?”
“Öyle gerekti.”
“Anladım…” diye mırıldandı. Karşılıklı gülümsedik birbirimize nezaketen. Yıllar beraberinde o eski samimiyeti de yok etmişti işte. Hoş, zaten düşman gibi ayrılmamış mıydık? O da demişti ya, sevgi bitince her şey batmıştı gözümüze. En azından onun gözüne. Demek ki zaman, samimiyet bir yana kırgınlıkları ve öfkeyi de eritiyordu. Ses olsun, söz olsun diye sanırım, “Dünyayı gezmek isterdin eskiden. Başladın mı bir yerden?” diye sordu.
“Yok. Fırsat olmadı aslında.”
“Zor zaten başka memleketlerde yaşam sürmek. “
“Sen daha iyi bilirsin tabii…” Terk edip gittin beni vakti zamanında diyecektim, zor tuttum kendimi, ısırdım dilimi, ufaladım kelimeleri sonra bir güzel yuttum afiyetle.
Başını salladı ‘anlıyorum’ der gibi. Sessiz kaldık bir süre. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi canlandı gözleri. “Hâlâ dans ediyor musun peki? Sahnede devleşirdin, hayran bırakırdın herkesi.”
“Bıraktım dans etmeyi ben.”
Güldü. “Hiç değişmemişsin Firuze,” dedi.
Burnumun direği sızladı. O derinlerdeki hissiyat kıpır kıpır oldu nedensizce ama başka bir yandan da cız etti içim; bir huzursuzluk sardı tüm hücrelerimi. Sanki küfretti gibi hissettim, zoruma gitti.
“Değiştim,” dedim ansızın.
Gülümseyişi yüzünde dondu kaldı. Ağlayacak gibi oldum. “Hemen dönerim,” diyerek lavaboya koştum.
Aynanın karşısına geçtim. Defalarca su çarptım yüzüme. Değişmiştim. Ne sanıyordu? Hâlâ aynı Firuze mi sanıyordu beni? Anlattıklarımdan sonra bile mi? Hiç mi düşünmüyordu geçmişi? Ona bahsettiğim hayallerim gelmemiş miydi aklına bir an olsun? Oysa ben geçmişte yaşamaktan bugünüme odaklanamıyordum uzun zamandır…
“Değil misin?” dedi bir ses.
Öylesine dalmıştım ki korkuyla irkildim. Aynanın aksinde yansımamı göreceğimi tahmin dahi etmemiştim. Ürkerek birkaç adım geriledim. Güldü kahkahayla.
“Korkma korkma,” dedi alaycı bir tavırla. “Senin zihninin içindeki bir gölgeyim ben yalnızca.”
“Söylesene Firuze,” dedi, “değiştin mi sen sahiden?”
“Çok değiştim,” dedim savunmaya geçerek.
“Bok değiştin!” diye bağırdı aniden.
İrkildim.
“Adam haklı, değişmemişsin derken. Hâlâ ipleri başkalarının elindeki Firuzesin sen çünkü! İstediğin hiçbir şeyi elde edememiş olmana şaşmamalı.”
Bir çocuk ağlayışı duydum. Aynı anda sese çevirdik başımızı. Bir kız çocuğu, kucağında tanıdık bir bez bebek taşıyordu.
“Hakan, ne çabuk unutmuş bizi,” dedi hıçkırarak. “Ne çabuk adapte olmuş bizden sonrasına.”
“Saçma sapan konuşma!” diye çemkirdim. “Duygular da karşılıksız olabilir. Öğrenemedin mi bunu hâlâ?”
“Senin yüzünden,” dedi yansımam.
“Benim yüzümden mi?”
“Evet! Büyütemedin bunu bir türlü! Doyuramadın sevgiye! Unutturamadın korkularını! Gerçekleştiremedin hayallerini! Dik duramadın, sınır çizemedin! İki koşullu sevgi kırıntısı gördün diye her şeyden vazgeçtin! O yüzden böyle yüzsüz oldu işte! Böyle sevgi arsızı oldu! Başkasından sevgi dilendin de kendin sevemedin bizi!”
Daha fazla duramadım. Koşar adımlarla çıktım lavabodan. Islak yanaklarımı sildim. Tekrar ıslandılar. Tekrar sildim. İçeride duyduğum her söz, bıçak gibi saplandı zihnime.
Hakan, geri döndüğümde yüzüme dikkatle baktı.
“İyi misin?” diye sordu.
“İyiyim,” dedim. Sesim bana bile yabancı geldi.
O konuştu, ben dinledim. Bir noktada ne dediğini takip etmeyi bıraktım. Sesler, kahvenin buharına karıştı. Bir süre sonra saate baktım.
“Geç kalıyorum,” dedim. Geç kaldığım falan yoktu ya, dedim öylesine işte. Var mıydı yoksa? Vardı muhtemelen ama neye? Eve olmadığı kesin. Masadan kalktım.
“Tekrar görüşelim,” dedi.
“Bakarız,” dedim, el sıkıştık. Asla görüşmeyecektim oysa.
Dışarı çıktığımda yağmur durmuştu. Islak kaldırımlar hâlâ parlıyordu ama gökyüzü açılmıyordu. Bir vitrine takıldı gözüm. Camda yansıyan yüzümle karşılaştım. Tanıdıktı ama yabancıydı. Firuze, kaç kabuk feda ettin?
Eve döndüm. Birkaç parça eşya aldım yanıma. Telefonumu tamamen kapattım. Bir tren garında buldum kendimi. Gişeye yanaşıp bilet istedim.
“Nereye?” diye sordu görevli.
Bir an düşündüm.
“Fark etmez,” dedim. Rastgele bir bilet aldım.
Peronda beklerken kitabı çıkardım çantamdan. Altını çizdiğim satıra bir kez daha baktım.


