Küçük bir beldede dünyaya gözlerimi açtım.
Hatırladıklarım, buğulu, sisli anılar arasında kaybolur. O gün evde bir telaş vardı. Babam, okumam için beni büyük şehre götürecekti. Ama önce bir fotoğraf için, yaşadığımız yerden daha büyük bir ilçeye gittik.
Yol boyunca dışarıyı izledim. Bu bile epey uzaktı. Oysa okul, buradan da çok daha uzaktı.
Fotoğraf çektirdik. Ardından babamla küçük bir lokantada çorba içtik. Her şey yabancıydı: sokaklar, insanlar, havanın kokusu, suyun tadı bile…
İçimde, “Bir an önce eve dönmek istiyorum,” duygusu büyüdü.
Dönüş yolunda camdan dışarıyı izlerken babam gözlerini kaçırarak, tiz sesiyle, “Daha çok gelip gideceğiz bu yolları, alışacaksın,” dedi.
Yüzüm düştü. Hep mi?
Üstelik araba da tutuyordu beni. Midem bulanmıştı.
Eve vardığımda koşarak balkondaki koltuğa uzandım:
“Oh… Evimdeyim.”
Biraz da nazlandım bizimkilere.
Babam, anneme dönüp sadece şunu söyledi:
“Onun için sarsıcı oldu… Ama okumak için katlanacak.”
O gün ve sonraki günlerde evimin havasını ciğerlerime çekiyor, sanki kaybettiğim bir şeyi bulmuşçasına sıkı sıkı sarılıyordum; gözümün önünde olup da kıymetini bilemediğim her şeye…
Özlem duyuyordum.
Ne yazık ki artık gitme zamanına çok az kalmıştı.
İçim hüzünle dolu, gözlerim yer yer nemleniyordu, istemsizce.
Babam ise okul için gerekli araç ve gereçleri almakla meşguldü; aslında hiçbiri umurumda değildi.
Ailemden, kardeşlerimden ayrılmak istemiyordum.
Yurt için ne lazımsa alındı, artık her şey hazırdı.
Otobüs yolculuğu sonrası nihayet büyük şehir dediğimiz İstanbul’daydık.
Yürümeye başladık; biraz uzun sürdü. Buna rağmen çevreyi izlerken farkında değildim, ne kadar kalabalık olduğunu.
Sokaklar, caddeler…
Kafamda “insan seli” diye adlandırdım.
Minicik dünyama bu kalabalık çok fazlaydı.
Bu kalabalık, bizim oralarda pazar kurulunca, yazın turistler gelince veya bayramlarda yakınları gelenlerin oluşturduğu kalabalık gibiydi. Burada ise rutin kalabalıkmış.
“Ne kadar insan kaldırırmış meğer bu şehir,” dedim.
Böyle düşüne düşüne babamın peşinden yürüyordum.
Arada arkama bakıyor, acele etmem gerektiğini söylüyor ve yoluna devam ediyordu.
Ben de babamın ayaklarına bakıyordum; ne kadar büyük. Benimkiler küçük; ona yetişemiyorum diye iç geçiriyordum.
Yürürken arada yorulunca, “Daha gelmedik mi?” veya “Ne kadar var?” diye soruyordum.
Babam hep aynı yanıtı veriyordu:
“Az kaldı.”
Yurda vardık; önünde bir kalabalık vardı.
Aileler, çocuklar… Hepsi oradaydı.
Herkes yavaş yavaş içeri girdi. Muhtemelen çocuklarının kaldığı yerleri ziyaret ediyorlardı.
Babam yanımdaydı, elini tuttum sıkı sıkı.
Sonra içeri girdik.
Yurt hocaları kapıda, gülümseyerek herkese “Hoş geldiniz” diyordu.
Yerlerimiz, yatak ve dolaplar gösterildi.
Her şeyimi yerleştirdim. Artık yaşayacağım yere bakıyordum.
Güneş görmüyordu ve ışıklar hep yanıyordu, çünkü karanlıktı.
En çok bunu sevmedim.
Pencereler üstte, kısa ve dar idi.
Koğuş tarzı, bildiğiniz hapishane gibiydi.
Sadece güneş gören yer ders çalışma salonuydu.
İç karartıcı oluşu şimdiden canımı sıkmıştı bile.
Babam gidecekti.
İçimi hüzün kapladı. Koskoca şehirde yalnızdım.
Bana en yakın olan da birazdan gidecekti.
Gözlerim doldu.
Babama devamlı, “Ne zaman geleceksin?” diye sordum durdum.
“On beş gün sonra,” diyerek beni teskin etmeye çalışıyordu.
Çocuk aklımla on beş gün çok uzun gelmişti.
Hâlâ hatırımdan çıkmaz:
Babamın üzerinde deri siyah mont ve siyah pantolon vardı, saçları biraz uzundu.
Bana bakarken el sallıyordu.
Evet, alışmam gereken bir durumdu.
Yine de zor geldiğini fark etmiştim.
Hatırımdan çıkmayan rakam üzere, toplam 80 kişi civarında idik. Orta 1, 2 ve 3. sınıf ablalar vardı. Herkes kısım kısım, yatakhane denilen odalara ayrılmıştı.
Hafta sonu çamaşır ve banyo günüydü. On beş günde bir eve gidiyordum ve bizi okula her sabah erkenden büyük bir servis götürüyordu. İkinci hafta cuma günleri okul çıkışı veliler gelirdi, çocuklarını almak için. Kimininki erkenden gelirdi; içten içe gıpta ile bakardım.
Artık herkes giderdi; bir ben kalırdım, en son gelirdi babam. Neredeyse gece 00.00’a yakın bir saat olan 23.30’da gelirdi. Üzüntümü söylerdim, pat küt birkaç kırık dökük cümleyle. Babam çalıştığını, yolların kalabalık olduğunu söyler dururdu.
Beraber otobüs beklerdik; bazen uzun süren bekleyişler olurdu. Durağa yakın satıcıların sesleri, seyyar satıcıların bin bir çeşidi… O geç saatlerde daha kalabalık olurdu. Meyve, çorap, gömlek vs.; herkes bir şeyler satıyordu. Hep bir koşuşturmaca, hep bir ağızdan haykıran türlü türlü insanlar…
Uzun yolculuk sonrasında, o şirin küçük beldeye varmanın huzuru ile çoğu zaman uykudan kalkardım; sanki yeni binmişcesine… Yol o zaman biterdi. Gece yarısı olduğundan sokaklar yer yer karanlıktı. Bizi yine bir saate yakın yol bekliyordu. Eve vardığımızda gece yarısıydı.
Annemler beni hep uyanık beklerlerdi. Bir ağlamaklı hâl ile tek tek sarılır, özlem giderirdim o saatte bile. Babam hiç usenmezdi, mangalı yakardı çatı katının balkonunda. Ben ve kardeşlerim sofrayı hazırlar, annem salataya çoktan başlardı.
Çocukluğumun en güzel anlarıydı; beraber oluşumuz ve o yemek masasının etrafında toplanışımız…
Yine günlerden yurt zamanı dediğim pazar günü gelip çatmıştı.
Akşamüstü arabaya binecektik.
Her şeyiyle özlem duyacağım yerlere baktım uzun uzun.
Yurtta hep günleri sayar olmuştum.
Bir yandan da okulda derslerime yoğunlaşmaya çalışıyordum.
Okul o zaman bir apartmandı.
Yeni okul yapılana kadar mecburen eğitim-öğretim burada devam ediyordu.
Beş katlı bir apartmanda, her daire sınıf sınıf ayrılmıştı.
Beşinci katta teras ve kantin bulunuyordu.
Bu hâliyle bile ne kadar kalabalıktı… Teneffüse bile sırayla çıkıyorduk.
Yurt servisleri, okul çıkışı gelir, bizi beklerdi.
Gün boyu harçlığımı harcamaz, kardeşlerime abur cubur alır; yurda gidince ufak bavuluma koyardım. Bu böyle iki hafta sürerdi.
Yurtta akşamları küçük bir oda kantin olarak kullanılırdı.
Kardeşlerimi düşünerek tek kuruş harcamazdım.
Her okul çıkışı çeşit çeşit yiyecekler alır, yurda gelince bavula yerleştirirdim.
Bunu kimseler bilmezdi, ufak bir oyun kurmuştum.
Aklımda, “Benim yediklerimi yemiyorlar,” düşüncesiyle kafam meşguldü.
Böyle böyle iki haftayı dolduruyordum. Eve gideceğim o cuma gecesini dört gözle bekliyordum.
Bir akşam yurtta, yine herkes çalışma odasında derslerini yapmış, serbest kalmışlardı.
Herkes kantine koşuyordu, kimisi de bir köşede aldıklarını yemekle meşguldü.
Yurt hocası yanıma geldi, bana
“Sen niye bir şey almıyorsun?” diye sordu.
Ben de anlattım kısaca. Tebessüm etti.
Bir süre ayrıldı yanımdan, elinde meyve suyu ve çikolata ile döndü.
Verirken de tembihledi:
“Bunları sen yiyeceksin,” diye.
Çok mutlu olmuştum.
Sonra oradakilerin güvenini kazandım.
Akşamları yurtta kısa bir süre kantinde çalışıyordum.
Yurt hocası bende neyi görmüştü, algılayamamıştım ama sevildiğimi anlamıştım.
Böyle bir sene devam etmişti.
Yurtta kendimi sevdirmiştim.
> Aradan yıllar geçti. O günleri hâlâ unutmam. Ne zaman bir yola çıksam, gözüm hâlâ babamın adımlarını arar. Evden uzak olmak kolay değildi. Ama eve dönüşün kıymetini, hep o uzaklık öğretti bana.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!