Güneş batmak üzeriydi. Karadeniz’in azgın dalgalarına çarparak gelen
nemli bahar rüzgarı arabayı titretiyordu. Tepenin üzerindeki konağa giden
adam, tüfek sesiyle irkildi. Kurşun arka kapıya saplanmıştı. Korkarak
birden direksiyonu kırdığı için az ileride yoldan çıktı. Kendine gelir gelmez
istop eden motoru çalıştırdı. Ancak çukura giren arabanın ön tarafı havada
olduğu için ilerleyemiyordu.
Kurşunlar yolun solundaki ağaçların içinden geliyordu. Belindeki
revolverini çekip kapının arasından ateş etmeye başladı. Son mermisi
kaldığında ise sağ taraftaki kapıyı açıp sonunda kendini dışarı attı.
Güneşin battığı yerde soluk bir ışık kalmıştı sadece. Ardıçların içinden
ormana kaçarken bu defa kurtulamadı. Omzunu sıyıran kurşunla düştü yere
fakat çok geçmeden kalktı ayağa. Acı içinde koşmaya çalışırken ‘Neden,
tüm bunlar neden oluyor?’ diye, soruyor bazı anılara ait anlar gözlerinin
önünden geçiyordu.
Kırk yıl önce ağaç işleri yapan bir dağ köyünde doğmuştu. Yaşadığı
yoksulluğun ilerleyen dönemlerde nasıl utanç veren bir acıya ve yalnızlığa
dönüştüğünü tüm hücreleriyle hissetmişti. Ancak her nasılsa yaşama
tutunmayı bırakmamıştı. Şimdi yaşadığı bu yeni bölgede kurduğu kereste
fabrikasında yüzden fazla işçi çalıştırıyordu…
Peşini bırakmayan amansız takipten bir türlü kurtulamıyordu. Ölümün
yaklaştığını hissetmişti. Buna artık razı gibiydi fakat sonraki hedefin eşi ve
küçük oğlu olmasından korkuyordu. En azından onun kim olduğunu
öğrenmek için tüm kalbiyle yalvarıyordu. Yalpalayarak ilerlerken nihayet
bir ağaca yaslandı. Adım atacak gücü yoktu. Başı önde bekledi. Omzundan
akan kanlar çürümüş güz yapraklarının üstündeki aynı noktaya damlıyordu.
İlerideki bir ağacın yanında beliren silueti fark edince son kurşununu oraya
doğru sıktı fakat aynı anda alnına bir kurşun yedi. Kendini bıraktığında ise
duası kabul olmuştu. Çünkü yüz üstü yere yığılırken zaman birden durmuştu.
Geçmiş hayatında da arzuladığı şeydi aslında bu. Taşıyamadığı içi
öfke, hüzün ve yalnızlık dolu et yığınından kurtularak özgür olmak! Artık
yere yarım metre kala duran vücuduna bakıyor ve inanmamakta
zorlanıyordu. Havada asılı kalan vücudunun yanından ayrılarak ilerledi.
Az sonra omzunda tüfeğiyle atış pozisyonunda donup kalan kumral
saçlı adamı gördü. Kaşının hizasından çenesine kadar uzanan yara izi göze
çarpıyordu. Koyu yeşil bir gocuk giyen adama bakarken hayatında hiç
hissetmediği bir acı duymaya başlamıştı. Kanla soğuyup, bilinçle manipüle
edilmeyen bu çıplak acı etin ve kemiğin içinde yaşanandan daha farklı bir
ateşle yakıyordu onu. Öldükten sonra da huzura kavuşmanın ne denli zor
olduğunu düşünürken mekandan sıyrılarak yaklaşık beş yıl öncesine gitti.
Şu anki varlıklı hayatının kurulmasını sağlasa da yıllarca kabusunu
gördüğü o günü şeffaf bir perdenin ardından izliyordu: ‘Doğudaki bir kasabanın
karşısındaki ören yerinin yakınlarında geceden başlayan kazı onları taş bir bloğa getirmişti.
Onu biraz olsun aralayıp fenerle baktıklarında aşağıda bir yer belirmişti. Yüzyıllardır ışık
görmeyen bu yerin zemininde çini mavisi mermerler vardı. Birbirlerine sarıldıktan sonra
arkadaşı yukarıda ağaca bağlanan iple, dar bir koridordan inmeye başladı. Yaklaşık otuz metre
aşağıda olan yere vardığında bağırdı. Ancak gün doğmak üzeriydi. Onun için acele ediyorlardı.
Kalın bezle sarılan heykeli yukarı çektikten sonra onu sevinçle ilerdeki pikaba taşıdı.
Arkadaşı ise oldukça yorulmuştu ve zorla çıkıyordu. ‘Yapamıyorum!’ diye, seslendiğinde; ipi
çekerek yardımcı olmaya çalıştı ona. Fakat bunun imkansız olduğunu anladığında vazgeçti. O
arada, arkadaşı tırmanmayı bırakarak beklemek istemişti. Biraz sonra yukarı hamle yaptığında
ise kafasını bir kayaya vurdu. O anda bir feryat ve çarpma sesi geldi. Biraz bekledikten sonra
elleri titreyerek fenerle baktığında arkadaşı yerde yatıyordu. Üstelik başının olduğu yerde,
koyu bir leke büyüyordu. Oraya bakarken dondu kaldı. Ancak ilk ışık demetleri karanlığı
yırtarken kasabadan tüfek sesleri gelmeye başladı. Ne yapacağını bilemiyordu! Onu bir yıldır
tanıyordu. Köyünün bağlı olduğu kentte, define hikâyelerinin eksik olmadığı akşamcı
kahvesinde tanışmıştı onunla. Fazla konuşmayan, bazen gülüşü bile buz gibi olan adamla
aylarca omuz omuza çalışmıştı. Aşağıya bakarken artık ağlamaya başladı. Ellerini önce kalbine
götürdü sonra ona uzanmak istercesine aşağıya uzattı. En sonunda pikaba doğru koştu…
Geçmişe yaptığı seyahat orada sonlanmış, zamanın durduğu yere tekrar gelmişti.
Şimdi arkadaşının yaralı yüzündeki donan ifadeye bakarken tüm bu olanlara hala
inanamıyordu. Konaktaki ailesine zarar verip vermeyeceğini düşünürken bir anda fark etti.
Kürek kemiğinin üstünde kan izi vardı. Hemen ön tarafa geçip baktı. Koyu yeşil gocuğu, kalbin
olduğu yerden delinmişti.
Artık rahatlayıp çözünmeye başladığında ise zaman durup kaldığı yerden yeniden
akmaya başladı.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!