En Sessiz Çöküş: Fark Etmeden Kaybolmak
Hiç düşündün mü?
Bir insan bir anda kaybolmaz. Kimse sabah uyanıp “ben bittim” demez. Öyle bir sahne yok. Daha kötüsü var. Fark etmeden, yavaş yavaş kaybolmak.
Şimdi dürüst olalım. Kimse kendini kaybettiğini fark ettiği anda kaybetmez. Fark ettiğinde, iş işten geçmiş olur. Asıl mesele o aradaki zaman. Hani her şey normalmiş gibi görünür ama bir şeyler eksiktir. Adını koyamazsın ama hissedersin. İşte çöküş orada başlar. Sessizce.
Bir şeylerden vazgeçersin. Büyük kararlar değildir bunlar. Kimse “ben artık kendimden vazgeçiyorum” demez zaten. Küçük küçük olur. Eskiden ses çıkardığın şeylere artık “boş ver” dersin. İçine oturan bir şey olur ama üstünü kapatırsın. Sonra bir daha. Bir daha. Bir bakmışsın, seni rahatsız eden şeyler bile artık rahatsız etmiyor.
İşte o nokta var ya… orada bir şey değişmiştir.
Ve hayır, bu olgunluk falan değil. Bunu çok yanlış anlıyoruz. Her şeye alışmak, her şeyi sineye çekmek, her şeyi kabullenmek… büyümek değil. Bu, yavaş yavaş kendinden vazgeçmek.
İnsan kendini bağırarak kaybetmez. Sessizleşerek kaybeder.
Gün içinde kaç kere kendini erteliyorsun, farkında mısın? “Şimdi sırası değil.” “Buna sonra bakarım.” “Şu an uğraşacak halim yok.” Haklısın. Gerçekten bazen insanın hali olmaz. Ama mesele şu: O “sonra”lar birikiyor. Ve bir gün geliyor, ortada “sen” kalmıyor.
Garip ama gerçek. Çoğu insan hayatını yaşamıyor. Hayatının etrafında dolaşıyor. Herkes bir şeylerle meşgul ama kimse gerçekten bir şey yapmıyor. Herkes dolu gibi… ama içi boş.
İşin en tuhaf tarafı ne biliyor musun? Bu hâl rahatsız etmiyor. Hatta bir noktadan sonra rahatlatıyor. Sorumluluk yok, yüzleşme yok, karar yok. Akışa bırakmış gibi hissediyorsun ama aslında sürükleniyorsun.
Ve en tehlikelisi şu: Bu çöküş can acıtmıyor.
Bir düşün. Eskiden “ben böyle olmam” dediğin şeyler vardı. Şimdi? Yavaş yavaş o şeylerin içine girdin. Fark etmeden. Ve hâlâ kendine diyorsun ki: “Ben aynıyım.”
Değilsin.
Ama bunu söylemek zor.
İnsan başkalarına yalan söylediğinde değil, kendine doğruyu söylemeyi bıraktığında kaybolur.
Şimdi gerçekten dürüst olalım. Kaç kişi kendine karşı dürüst? Herkes bir şeylerin farkında aslında ama kimse yüzleşmek istemiyor. Çünkü yüzleşmek rahat değil.
Kendine şunu söylemek kolay değil: “Ben değiştim.” “Ben vazgeçtim.” “Ben eskisi gibi değilim.”
Daha kolay olan ne?
Kendini kandırmak.
“Ben sadece yoruldum.”
“Şartlar böyle.”
“Herkes böyle zaten.”
Bunlar tanıdık geliyor mu?
En rahat yalanlar bunlar. Ve en tehlikelileri.
İnsan, kendine söylediği yalanlarla yaşamayı öğrenir. Sonra o yalanlar gerçeğin yerini alır. Bir gün, gerçekle karşılaştığında tanıyamaz.
Ama hâlâ geç değil.
Bunu özellikle söylüyorum.
Kendini kaybetmek bir anda olmadıysa, geri dönmek de bir anda olmayacak. Ama mümkün.
İyi kalabilmek burada başlıyor. Herkesin sertleştiği bir yerde yumuşak kalmak değil sadece… kendine karşı dürüst kalabilmek.
Kendine rağmen doğruyu seçebilmek. İçinden gelmese bile, “bu ben değilim” diyebilmek.
Bazen bir şeyi kabul etmemek direniştir. Bazen bir ortamdan çıkmak. Bazen susmamak… bazen de susmak.
İyi kalmak kolay değil. Zaten kolay olsaydı, herkes iyi olurdu. Ama mesele başkalarının nasıl olduğu değil.
Senin neye dönüştüğün.
Çünkü en sessiz çöküş… kimsenin görmediği değil, senin fark etmediğin çöküştür.
Dur.
Şu an kendine bunu sor:
Yaşadığın hayat gerçekten senin mi?
Yoksa sen, içinde yavaş yavaş kaybolduğun bir şeyin parçası mısın?
Fark etmek küçük bir şey gibi görünür. Ama aslında en büyük kırılmadır.
Çünkü insan bir anda kaybolmaz.
Ama bir anda durabilir.
Yazar: Suat Altınok



