TÜYLÜ ŞAPKA
At nallarının arnavut kaldırama vuran sesini duyuyor. Atlar ilerledikçe tekerleğin at arabasını “tıngır mıngır” sallayışı eşlik ediyor seslere. Pencereye hızlıca gidiyor ama beklediği at arabası değil gelen. Saatine bakıyor, her zamankinden 5 dakika gecikti. Her sabah, bu saatlerde üst kattaki odaları düzenlemek için çıkıyor. Yatak çarşaflarını değiştirip şifonyerlerin tozunu alırken bir kulağı dışarda.
Gelse bir koşu aşağıya, mutfağa inip süt kabını kaptığı gibi arka kapıya gidecek. Endamına kurban olduğu sütçü, sütü doldururken, bir yandan da söylenecek: Evde bir sürü çocuk var. Süt yetiştiremiyoruz. Evin hanıma da pek sever güllacı, sütlacı.
Saatine tekrar bakıyor sekizi on geçiyor. Aynada üstüne çeki düzen veriyor. Dağılan birkaç tel saçını tepesinde topladığı sıkı topuzuna ekliyor. Sümbül’ün, yeşile çalan gözleri sabahları ışıl ışıl: Şu önlüğü de çıkarsam ne olur, yok yok kalfadan işitirim azarı. Ya beni salep içmeye davet ederse; hani sahilde adadaki bütün gençlerin topladığı bi çay bahçesi var, oraya. Sümbül hanımcım benimle gelir misiniz? Ohh evet, seve seve. Ama ama üzerime ne giyicem? Hanımın dolabından bir şeyler giysem, yokluğunu far etmez bile.
Kenarları oymalı ahşap dolabın kapağını açıyor. Renk renk elbiseler Sümbül’ün başını döndürüyor. İçlerinden mor çiçekleri olanı seçiyor. Aynada üzerine tuttuğunda, görünüşünden memnun gülümsüyor. Tekrar saatine bakıyor, dokuz olmuş bile. Kalfanın bağıran tiz sesi geliyor aşağıdan:
“Kız sümbül nerde kaldın? Bitirmedin mi hala yukarıları?”
Sümbül elindeki elbiseyi hızlıca dolaba yerleştirip merdivenlerden koşarak iniyor.
“Nerdesin kız, küçük bey kahvaltısında kaynamış süt istiyor.”
Gülsüm önlüğünü çekiştirerek “Şey, gelmedi ki…”, kalfa tersliyor, “Kim gelmedi, kızım süt dolapta var ya, daha dün aldık.”
“Şey dün ben onla sütlaç yaptım”
“Hepsiyle mi??”
“Evet, hepsiyle.”
“Tüh Allah senin cezası vermesin, ne içircez şimdi küçük beye, hıh söyle hadi”
“Her sabah gelirdi ama gelmedi bu sabah. Kesin hayvanlarından biri hastalandı, yoksa gelmemezlik etmez!”
Sümbülü omuzundan iterek “Hala sütçü diyor Allahım, git bahçeden portakal getir, portakal sıkalım küçük beye!”
Sümbül salına salına çıkıyor bahçeye. Güneş yükselmeye başlamış, meyve ağaçlarının arasından kendini gösteriyor. Sümbül, dün topladıkları meyve sepetini içeriye taşıyor söylene söylene; süt bi kere portakaldan daha sağlıklı…
…
Önlüğünün rengi sütle yarışacak kadar beyaz olan genç kadın, elinde süt dolu bakraçla mutfak kapısından içeriye giriyor. Kalfa, kahvaltı hazırlıklarına çoktan başlamış, fırından taze pişirdiği ekmeği çıkarıyor. “Hadi oyalanma, hemen kaynatmaya koy.” Sümbül bakraca sımsıkı sarılmış, duymuyor kalfayı. Onun tiz sesiyle afallıyor: “Hey sana söylüyorum alık Sümbül!”
Bakracı itinayla yere koyuyor: “Şey, kalfacığım, bugün öğleden sonra biraz sahile inebilir miyim?”
Kalfanın Sümbül’e arkası dönük, yukarıdaki raflardan tabakları indiriyor: “Ne sahili kız! Dünya kadar işimiz var?”
“Şey kızlarla buluşcaz, hem ben bitirim tüm işleri o vakte kadar.” Kalfa arkasını dönüp baksa Gülsüm’ün bi işler çevirdiği anlayacak ama kalfanın işi başından aşkın; “tamam git ama çok oyalanma, rezil etme hanıma beni”
“Etmem abla etmem!”
Gülsüm’ün eteklerinde ziller çalıyor. Her bir şeyim tamam ama şapka? Bütün güzel hanfendiler şapka takar bu adada. Öyle söylemiyor muydu küçük hanım? Sahile inerken Yorgo’nun dükkanına uğrayabilirim pekâlâ. Boy aynasında kendini biz kez daha yokluyor. Geçen ay aldığı rugan topuklu ayakkabıları geçiriyor ayağına. Köşkün hanımının elbisesi gözükmesin diye üstüne eski pardösüsünü geçiriyor. Sahile doğru çıkarırım, tıkıştırıveririm çantama. Her sabah sıkı sıkı topuz yaptığı saçlarını salmış, kahverengi saçları omuzlarının üstüne düşüyor. Gün gelir lazım olur diye sakladığı kırmızı ruju çekinerek sürüyor dudaklarına. Her şey tamam da kırmızı ruj sanki onu ele verecekmiş gibi mendilinin tersiyle siliveriyor.
Sümbül mutfağın arka kapısından kimseye görünmeden hızlıca çıkıyor. Köşkten çıkıp sokağı geçince adımları yavaşlıyor. Topuklu ayakkabının arnavut kaldırımda çıkardığı ses hoşuna gidiyor. Sahile doğru yürüdükçe sokaklar kalabalıklaşıyor. Şapkalı şık giyimli hanımları, takım elbiseli beyleri görüyor. Acaba o da böyle şık bir takım elbise giymiş midir? İlahı Sümbül! Sütçü önlüğüyle gelecek değil ya çay bahçesine. Yorgo’nun dükkanına kapıdaki çıngırağın sesiyle giriyor. Vitrindeki şapkayı gösteriyor, elbette diyor Yorgo, denemek ister misiniz?
Şapka mor tüllerle kaplı ve sol üst köşesinde küçük bir tüy var. “Kıyafetinize pek yakıştı küçük hanımcığım.” Sümbül etrafında dönüyor, şapkanın iki yanından tutup iyice inceliyor. Şimdi aynadaki yansıması ne kadar çok benziyor hanımına. Ama küçük bir farkla; onun şapkasının tülü sağ tarafta.
Cebindeki son kuruşu da şapkacı Yorgo’nun eline sayıyor Sümbül. Salep içecek parası dahi yok. Olsun diyor, o davet etti beni, bütün nazik beyefendiler gibi bana salep ısmarlar herhalde. Hafif bir meltem esiyor, Sümbül’ün eteklerini havalandırıyor, Sümbül şapkası uçmasın diye sıkı sıkıya tutuyor onu. Nasıl söylemişti küçük hanım: Bütün güzel hanfendiler şapka takarlar bu adada. Yolun bitimde deniz, tüm ışıltısıyla Sümbül’ün gözlerini kamaştırıyor.
Yazıyı nasıl buldunuz?
Oy için yıldıza tıkla!
Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı
Oyu yok
We are sorry that this post was not useful for you!
Let us improve this post!
Tell us how we can improve this post?


