Kendimi hastanede görüyorum bazen. Kırış kırış, gri bir çarşafın üzerinde kuru bir yaprak gibi buruşuk, cılız ve solgun. Nefessiz yatarken görüyorum suretimi öyle çarpık çurpuk, çaresiz, iki büklüm. Derken birden sıçrıyıp olduğum yerde, sıyrılıyorum düşüncemden görünmez bir el sertçe silkeleyince ruhumu.
Ve sonra…
Bir koşu eve varıyorum. Pek de uzaklaşabildiğim söylenemez zaten. İçeri atıyorum bedenimi bir hışımla. Atar atmaz da derhal yatak odamdaki gardırop aynasının karşısına geçip yansımamla yüzleşiyorum. Sık sık olur oldu bu yüzleşmelerim, artık alıştım. Bu arada bir de ne gariptir ki sürekli yer değiştiriyor evimdeki eşyalarım, benden bağımsız. Bunu yeni farkettim. Sanki kendine bir yer arıyor gibi koltuk, karyola, vitrin. Oda oda geziyorlar durmadan. Bazı geceler de inanmazsınız yatıyorum yatağıma, yürüyor yatağım. Sabah oluyor, başka bir ev de uyanıyorum. Belki ben de başka bir ev de başka bir yer arıyorumdur kendime. Kimbilir?…
Önce karşımdaki kişiyi iyice bir süzüyorum aynada, tepeden tırnağa inceliyorum onu. Kısık kısık bakan, ıışığa duyarlı iki kurt gözü, kemerli bir burun, ince iki dudak tam olması gerektiği yerde, ortası oyuk traşlı bir çene ve sol kulakda küçük bir kertik (anne yadigarı.) Görüyorum ki her şey yerli yerinde, biraz rahatlıyorum tabi. Derin bir nefes alıyorum lakin devir kötü. Pek görüntüyede aldanmamak gerek. Malum teknoloji epeyce bir gelişti ve gerçeğini sahtesinden ayırt etmek pek bir hayli güçleşti.
Acaba bu ben miyim diyorum kendi kendime?
Bir soru sorsam ne cevap verirdi acaba?
“kimsin sen?”
Soruma soru ile karşılık veriyor uyanık.
“dostum dalga mı geçiyorsun sen benimle, bu neyin kibri?”
fakat yine aynı şeyi yapıyor saygısızca.
“Bir soru sordum sana cevap versene, neden papağan gibi sözlerimi tekrarlayıp duruyorsun?”
Bir süre dik dik bakıştıktan, birbirimizi tekrar tekrar süzüp, ölçüp tartıp hakkımızda bir kanaate varmaya çalışıtıktan sonra tekrar diyalog kurma gereği duyuyor, lakin bu defa ilk hamleyi ondan bekliyorum fakat nafile. Benden bir şeyler söylememi bekler gibi boş boş suratıma bakıyor.Tekrar söze başlıyorum mecburen;
“Merhaba dostum nasılsın”
“Merhaba dostum nasılsın” diyor.
“İyiyim teşekkür ederim” deyincede aynı nezaketi göstererek “iyiyim” deyip teşekkür ediyor bana.
Tabi bu beni az da olsa yumuşatmıyor değil fakat hâlâ tavrırlarında bir alaycılık, bir lakâytlık seziyorum onun.
Sonra da diyorum ki içimden “aman be sen de! kim dört dörtlük şu dünyada ki şu zavallı olsun!.”
En azından beni olduğum gibi kabul edip o şekilde davranıyor.
“Görüşürüz, hoşçakal” diyerek yanından ayrılıp rutin hayatıma geri dönüyorum.
Ben öyle asabi bir adam değilimdir aslında ama ne bileyim. Bazen kendimi kaybediyor, türlü sıkıntılar içinde bocalarken unutuyorum hızla akan hayatın içinde eses benliğimi. O’nu görmediğim veya hatırlamadığım zamanlarda ise aslında gayet sakin, sessiz, mülayim bir insanımdır bile diyebilirim sizlere. Ama bence bu sükunet iyi bir şey değil kendi adıma.Toplum içinde kaybolur, ne bileyim böyle çok önemli biriymişim gibi falan zannederim kendimi. Ya da tam aksi değersiz, basit, sıradan. Abarmıyorum gün olur yerin dibine bile giresim gelir.
Yani mesela bazı zamanlar güya o kadar yakışıklıyımdır ki görünüşte, kaldırımda yürürken diyelim, herkes gözucuyla beni takip eder. Yanlarından geçerken erkekler gıptayla izlerler beni, kadınlar tutkuyla ve hatta ihtirasla bakarlar yüzüme yüzüme. Saygıyı hak eder her hareketim, her tavrım. Böyle düşünürüm her nedense.
Bazen de hiç insan içine çıkasım gelmez. Biri bana laf atacak, bir soru soracak veyahut telkinde bulunacak diye kapanır giderim içime. Bir rutine kapılır, unuttukça unutur giderim kim olduğumu. Benden bağımsız, içine sığmaya zorunlu hissettiğim bu kalıp ve yaşamak durumunda kaldığım paralel dünyalarımda yaşarım tekrar hatırlayana değin gerçeği.Bu deliliktir belki ama aynı zamanda belki bu deliliktir beni hayata bağlayıp hayatta tutan yegane şey.
Bir çamaşır makinesı olsam ama buzdolabı zannetsem kendimi ne değişir? İçimde kirli çamaşırlar olduğu halde türlü gıdaların var olduğunu zannetsem. Zihnim bana olduğum kişiyi unutturup kişiliğjmi olmasını istediği kişiliğe büründürüyorsa ve bu realiteyi dayatıyorsa bana, elimden ne gelir?
Yaşamak zorunda olduğumuz şu hayatta bizi her ana alıştırıp sefaleti olağan olarak, olağanı ise sefalet olarak gösteren bir sürü duşünce ile çatışmak ne zor.Bu kaçınılmaz varoluşsal sancılar içerisinde, insana neyin gerekli olduğunu anlamak ve bunu arayıp bularak huzura ulaşmak en büyük başarıdır diye düşünüyorum. Hayatımın geri kalanında en azından ucundan kıyısından da olsa hakikati yakalamak ve bırakmamamak gayesiyle, henüz ondan tamamen kopmamışken.
Bekir Dalkıç