Jayne Eyre’yi ilk okuduğumda sanırım on on iki yaşlarında bir orta okul öğrencisiydim ve kitap bittiğinde bir mürebbiyeye ihtiyacım olduğundan neredeyse emindim.
Jane ve ben evimizin arkasında yer alan boşluk alanda akşam üstleri kısa yürüyüşlere çıkacaktık. Bana balo danslarını gösterecek ve bir türlü hangi dil olduğunu çıkaramadığım Latince’yi öğretecekti. Adela ne şanslı bir çocuktu! Onun yerinde olmak için neler vermezdim. Çocukluğumun geçtiği Anadolu kasabasının coğrafyası da İngitere kırsalında yaşadığıma dair kurduğum hayalleri destekler nitelikteydi ki, o kasabayı hâlâ özlemle anarım.
Roman kahramanlarından çok onları yazanların ilgimi çekmeye başladığı yaşlarımda ise Jane Eyre’yi bir kez daha; ancak bu kez Charlotte Brontë’nin hayatını bilerek okuduğumda ise kimsenin yerinde olmak istemedim. Brontë kızkardeşler daha uzun yaşamadıkları için biz okurların ne çok şey kaybettiği düşündüm.
Charlotte, uzun süre benimle birlikte kaldı. Yazdığım tüm erkek karakterler sanki Rochester’ın kötü birer kopyalarıydılar. Kadınlar da bazen Jane, bazen Helen Burns…
O günlerde fakültede İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisiydim ve müfredatta Uğultulu Tepeler vardı. Emily’yi Charlotte’nin gölgesinden çıkarıp karşıma oturttuğumda, onda Charlotte’de olandan farklı bir yazar ışığı sezinlemiştim. Farklılığı, isyankârlığında mıydı münzevi karakterinde mi kararsızım; ancak bir yazar olarak iki kızkardeşinden de ayrı bir uslûbu vardı. Bugün yapılan karşılaştırmalı edebiyat incelemelerinde de Uğultulu Tepeler’in daha farklı bir dil benimsediği, romanda diğer iki romanın aksine (Jayne Eyre ve Agnes Grey) daha çok argo ve küfür kullanıldığı ve yine diğer ikisinden farklı olarak herhangi bir otobiyografik öge barındırmadığı ifade edilmektedir.
Benim için de, Heatcliff’in kafa karışıklığı ve hiddeti o kadar sahiciydi ki; bu kez de bir süre tüm karakterlerim onun gibi hiddetli, intikamcı ve sevgisiz oldular.
Kızkardeşlerini okudukça, Anne’ye karşı dayanılmaz bir merak duymaya başladım. The Tenant of Wildfell Hall’ın (Wildfell Konağı Kiracısı- Can Yayınları) ingilizce bir basımı elime geçtiğinde su içer gibi okudum; ancak o tarihlerde satır aralarındaki feminist başkaldırıyı duyacak kadar olgunlaşmamıştı kulaklarım.
Bugün otobiyografisi niteliğindeki Agnes Grey’i okurken, Agnes’in sessizliğinin hem Jane’nin dikkafalılığı hem de Heathcliff’in hoyrat kini ile boy ölçüşebileceğini görüyor ve içten içe bu en küçük kardeşe karşı birazcık daha fazla sempati duyuyorum.
Yazarların hayatlarına dair biraz da ansiklopedik bilgi vermek gerekirse diye bazı notlar almışım; Charlotte/ mahlas Currer (1816-1855) Emily / mahlas Ellis (1818-1848) ve Anne mahlas Acton (1820-1849).
Babalarının papazlık yaptığı Haworth, Yorkshire’da yetişen kardeşlerin hayatlarındaki ilk dönüm noktası annelerinin erken kaybı olur. Annesizlikten biraz olsun iyileşmek istediklerinde ise sığındıkları yer edebiyat. Gündüz yazılan öyküler ve şiirler, akşam yemekten sonra yüksek sesle okunur. Kardeşler, birbirlerinin ilk eleştirmenleri olurlar.
Jane Eyre ve Agnes Grey Romanlarında Aile Etkisi ve Anne Baba Figürleri
Her iki roman da otobiyografik eserler olarak Kabul gördüklerinden incelemeye yazarların aile yapılarından başlamak faydalı olur diye düşündüm.
Baba Patrick Bronte, iyi bir protestan dini eğitimi alır. Papaz olarak Hartshead-cum-Clifton’a ve atanır ve 1812 yılında burada tanıştığı Maria Branwell ile evlenir. Birlikte altı cocukları olan çift 1820’den sonra Haworth’da yaşamaya başlarlar.
Patrick Brontë, çocukların eğitimi ile bizzat ilgilenen, entellektüel ve acık görüşlü bir baba olarak gecer kayitlara. Çocuklarına tanıdığı özgürlük ve gösterdiği koşulsuz sevgisi ile hatırlanıyor. Yalnızca çocuklarına değil, cemaatine karşı da oldukça hoşgörülü ve sıcak bir insan olduğu belirtiliyor; özellikle yardıma ihtiyacı olan ailelere desteği ile biliniyor.
Aynı zamanda kızkardeşlerin anneleri de olan Maria, Cornwall’un hatırı sayılır ve kalburüstü ailelerinden birine mensup. Ailesinin, bugün ‘süpermarket’ şeklinde tanımladığımız her türlü yiyecek maddesi ve temizlik malzemelerinin satıldığı bir mağazaları var.
Maria, Patrick ile evlendiğinde yirmi dokuz yaşındadır. Dini bütün ve okumaya düşkün bir hanım olduğu belirtiliyor. Henüz otuz sekiz yaşında iken rahim kanseri sebebi ile hayatını kaybediyor, onu sadece en büyük çocuğu olan Charlotte hatırlıyor. Annesini her zaman yaşam dolu ve neşeli bir kadın olarak tanımlamış. Emily ve Anne için ise Maria, hasta yatağında acı çeken bir figür sadece.
Annesini hatırlamasına rağmen Charlotte, karakteri Jane’yi öksüz ve yetim olarak kurgulamış. Sevgisiz bir yengenin ve daima anneleri tarafından kayırılan kuzenlerinin hışmından muzdarip küçük Jane sonunda isyan eder ve bu asiliği çocuklara yetersiz bakım sunan, dini bir yatılı okula gönderilmesi ile karşılık bulur. Jane Eyre, karakterin çocukluğuna genişçe yer vermekle birlikte ebeveyn arketipini pek kullanmaz. Ebeveyn figürü roman ilerledikçe Rochester ve Jane’nin Adele’ye karşı takındıkları tavırlarda, Jane karakterinin yetişkinliğinde kendini gösterir. Sanki Charlotte kendini bir çocuktan ziyade bir ebeveyn olarak görmektedir. Annenin vefatı ile bu en büyük kız çocuk adeta annesinin babaya ve kardeşlere karşı tüm bakım görevlerini üstlenmiş gibidir.
Agnes ise sevecen bir babaya ve iyi gelirli bir aileden gelen bir anneye sahiptir. Mürebbiyelik yaptığı konaklarda gördüğü kötü muameleye ragmen ailesi her zaman arkasındadır ve Jane Eyre’nin aksine Agnes Grey’in gidecek bir evi daima vardır. Jane’nin döndüğü yanmış yıkılmış bir konak ve kötürüm bir aşık iken, Agnes annesinin şefkatli kucağına ve kendi açtığı okuluna dönmüş ve sevdiği adamı sapasağlam karşısında, kendisine aşkını anlatırken bulmuştur.
Her iki romanda Otobiyografik Etkiler
Charlotte Brontë
21 Nisan 1816 – 31 Mart 1855
Charlotte, annenelerinin ölümü üzerine 1824’de kızkardeşleri ile birlikte Clergy’s Daughters (Din Adamlarının Kızları) isimli bir yatılı okula başlar.
Okula başladıklarında Emily, Anne, Maria ve Elizabeth isimlerini taşıyan beş kız kardeştirler. Ancak okuldaki kötü koşullar nedeni ile Maria (10) ve Elizabeth (11) yaşamlarını yitirirler. Charlotte ve diğer iki kız kardeşi ağır hasta olarak bir yıl sonra evlerine dönerler. Charlotte okuldaki tecrübesini romanında anlatır. Karakteri Jane küçük bir çocukken Lowood Yatılı Okulu’na gönderilir. Okuldaki koşullar o kadar kötüdür ki, Jane’nin o okulda edinebildiği tek arkadaşı Helen Burnst bakımsızlık ve yetersiz beslenme sebebi ile ölür. Yazar bu satırları adeta daha küçük birer çocukken kaybettiği kardeşlerinin hatırası için yazmış gibidir.
Charlotte için eğitim macerası yeni başlamıştır. Döndükten sonra eğitimine Roe Head isimli bir okulda devam eder; hatta 1835-1838 yılları arasında mezun olduğu bu okulda öğretmenlik bile yapar.
1839-1841 yılları arasında hayatını mürebbiyelik yaparak kazanır. 1843’de Emily ile birlikte Brüksel’e Almanca işletme dersleri almaya gider. Brüksel’de iken harçlıklarını çıkarmak için ingilizce öğretmenliği yapar.
1842’de kızkardeşler İngiltere’ye geri dönmek zorunda kalırlar; çünkü babalarına ve küçük kardeşlerine bakmakta olan teyzeleri vefat etmiştir. İşleri biraz yoluna koyan Charlotte, 1843 yılında, bu kez tek başına, Brüksel’e geri döner. İşletme okuduğu okulun sahibi Constantin Heger’e karşılıksız olarak aşık olmuştur. Profesör isimli eserini bu dönemde edindiği deneyimlere dayanarak yazar.
1844’de İngiltere’ye geri döner.
1847 yılında Jane Eyre yayımlanır ve büyük ilgi görür. Fakat, kitabın başarısına sevinemez. 1848’de erkek kardeşi Branwell’i ve takip eden sene de peş peşe Emily ve Anne’i kaybeder.
Charlotte’un hayatı kayıplarla alt üst olurken, Jane Eyre edebiyat çevrelerinde yerini sağlamlaştırmaktadır; Charlotte kitabın tanıtımı için sık sık Londra’ya edebiyat etkinliklerine çağrılsa da peş peşe üç evlat kaybeden babasını yalnız bırakmaz.
1854’de ise mutlu bir gelişme olur; Charlotte babasının yardımcısı Arthur Bell Nicholls ile evlenir. Çift, 1855 yılında bir bebek beklediklerini öğrenseler de, Charlotte’un ömrü bebeği dünyayay getirmeye vefa etmez; 31 Mart 1855 tarihinde dokuz aylık hamile iken hayata gözlerini yumar.
Anne Bronte
17 Ocak 1820 – 28 Mayis 1849
Brontë ailesinin en genç üyesi olan Anne, ablası Charlotte’nin eğitim hayatına paralellik gösteren bir eğitim hayatı geçirir.
Nisan 1839’da Blake Hall malikânesinde, Ingham Ailesi’nin yanında mürebbiyelik yapmaya başlar. Çocuklar ona karşı oldukça saygısız ve pervasızdırlar. Anne’nin onlara ceza verme yetkisi yoktur ve işverenleri taraından her seferinde çocuklar karşısında suçlu bulunur ya da küçük düşürülür. Böylece çocuklar üzerinde yeterince otorite kuramayan Anne bir sene sonra buradaki işini, ebeveynlerin çocukların gelişimini yeterli bulmamaları sebebi ile kaybeder.
Agnes Grey, Agnes’ın Welwood Malikânesi’nde mürebbiye olarak iş bulması ile başlar. Burada Tom ve Marry Ann isimli iki küçük çocuğa mürebbiyelik edecektir. Agnes’ın bu malikânede yaşadıkları ve iş tecrübesi Anne’nin kendi hayatında tecrübe ttikleri ile neredeyse aynıdır.
Anne, 1840 yılında York Kenti yakınlarında Thorp Green Hall’de yeni bir mürebbiyelik işi bulur. Burada dört çocuktan sorumlu olacaktır. İlk zamanlar, burada da Blake Hall’da yaşadıklarına benzer durumlar yaşasa da; artık bir mürebbiye ve bir çalışan olarak tecrübe kazanmıştır. Durumu iyi idare eder ve mürebbiyelik ettiği Robinson Ailesi kızları ile hayatının geri kalanında arkadaşlığını sürdürür.
Benzer olarak Agnes da mürebbiye olarak ikinci bir iş bulur: Horton Lodge Malikânesi ve Murray Ailesi. Benzerlik bununla da kalmaz Agnes da ikisi kız ikisi erkek dört çocuğa mürebbiyelik eder. Ancak sene sonunda erkek çocuklar eğitimlerine okulda devam etmek üzere Londra’ya gönderilirler ve Agnes Matilda ve Rosalie ile baş başa kalır. Agnes ve Rosalie başlarda pek iyi anlaşamasalar da kitabın sonuna kadar dost kalırlar.
Gerçek hayatta ise Thorp Green Hall’de işler farklı bir yöne evrilir. Anne, artık mürebbiyeliklerini yapamayacağı bir yaşa erişen Robinson ailesi erkek çocukları için eğitmen olarak kardeşi Branwell’e referans olur. Branwell Anne sayesinde işe kabul edilir. Kardeşler Thorp Green hall’de üç yıl süre ile birlikte çalışırlar. Ancak Ann bu sürenin sonunda, hiçbir gerekçe göstermeden işinden istifa eder.
Tarihçiler, mürebbiyelikten istifasının nedenini Branwell’in evin hanımı ile kurduğu yasak aşk ilişkisi sebebi ile olduğunu varsaymaktadırlar. Branwell, evin beyi ilişkiyi öğrendiğinde ortadan kaybolur ve 24 Eylül 1848 senesinde alkol bağımlılığı ve sürdürdüğü hayat tarzının sağlığını kötü etkilemiş olması sebebi ile hayatını kaybeder.
Romanda Agnes Grey, bir erkek kardeşe sahip değildir.
Anne 1849 yılı Noel’ini ailesi ile kutlamak üzere evine döner ve babasının yeni yardımcısı William Weightman ile tanışır. Her ne kadar aralarında resmiyete dönüşmüş bir nişan ya da evlilik sözü yoksa da Anne’in o dönem yazdığı duysal şiirler dolayısı ile kendisinin Bay Weightman’a karşı bazı romantic duygular beslemiş olabileceği düşünülmektedir.
Romanda ise Agnes, Horton Lodge’da mürebbiyelik yaparken tanıştığı genç papaz yardımcısı Bay Weston ile romanın sonunda evlenir.
Anne ve kızkardeşleri, Anne halen Thorp Green hall’de çalışırken bir okul açmayı tasarlasalar bile proje maalesef hayata geçmez. Romanda ise Agnes bu konuda da Anne’den daha şanslıdır; annesi ve Agnes kendi okullarını açarlar.
Agnes Grey, 1847 yılında kardeşi Emily’nin yazdığı Uğultulu Tepeler ile aynı zamanda basılır. 1848 yılında Anne’in ikinci romanı The Tenant of Wildfell Hall (Wildfell Konağı Kiracısı, Can Yayınları) yayımlanır. Roman, İngiliz Edebiyatı Tarihi’nin ilk feminist kitabı olarak değerlendirilmektedir.
Kızkardeşlerin romanları arasında ilk basılan Jane Eyre (Smith & Elder Co., 1847) olur. Bu esnada Emily ve Anne’nin romanları basım sırası beklemektdir. Jane Eyre, o kadar büyük bir başarı yakalr ki, yayımcıları şoke eder. Romanları basmak vaadiyle genç hanımları oyalayan ve kitap başına halihazırda 50 Sterlin istemiş olan Thomas Cautley Newby, ablalarının kitabının başarısı üzerine her iki romanı da aynı anda basmaya karar verir.
Her iki roman da iyi satar; ancak Agnes Grey’in satışları Uğultulu Tepeler’in satışlarından biraz daha fazla olur.
Ne var ki 1848 sonbaharında rüzgâr aile için soğuk esmektedir. Branwell’in ani ölümü tüm aileyi derinden sarsar. Emily ve Anne 1848 kışını yoğun öksürük ve yüksek ateşle birlikte seyreden hastalıkla mücadele ederek geçiriler. Emily, 19 Aralık günü kendisi için çağrılan doctor yetişemeden ölür. Emily’nin kaybı Anne’in bütün umutlarının ve yaşama sevincinin sönmesine neden olur. Babası derhal onun için Leeds şehri’nden bir uzman doctor getirtir. Teşhis ilerlemiş veremdir.
Anne, aynı günlerde okul arkadaşı Ellen Nussey’e yazdığı bir mektupta şöyle der:
“ Ölümden korkmuyorum, snaırım artık kaçınılmaz ve ben kendimi tanrı’nın takdirine bırakacağım. Fakat isterdim ki Tanrı bana daha uzun bir hayat bahşetmiş olsaydı. Bununsadece babamı ve Charlotte’u düşündüğüm için istemediğimi itiraf etmeliyim; yapmayı düşündüğüm güzek şeyler için de istiyorum.”
Şubat 1849’da Charlotte’un bütün itirazlarına ragmen çok sevdiği Scarborough’a bir seyahat yapar. Artık tekerlekli sandalyededir ve güçlükle hareket edebilmektedir. Charlotte’ye eve dönüp orada ölmek istediğini söylese de onu geri götürmek kismet olmaz ve Mayıs 1849’da Charlotte’ye cesur olmasını söyledikten hemen sonra hayata gözlerini yumar. Henüz yirmi dokuz yaşındadır.
Uğultulu Tepeler ve Emily Brontë
Emily Brontë
30 Temmuz 1818-19 Aralık 1848
Brontë Ailesi’nin asi ortancası, 1835 yılına kadar evde eğitim görür, aynı sene ablasının öğretmenlik yaptığı Roe Head Kızlar Okulu’na gittiyse de ev özlemi ağır basar ve okula uzun süre devam edemez.
Eylül 1838 geldiğinde Law Hill Okulu’na öğretmen olarak Kabul edilir. Ancak sağlığı çoktan bozulmuştır ve buradaki çalışma koşullarının ona çok ağır geldiği anlaşılınca Nisan 1839’da işi bırakarak tekrar eve döner.
1842’de ablası ile birlikte Brüksel’e gider. Charlotte’nin aksine kente ve Belçika yaşam tarzına bir türlü uyum sağlayamaz. Devam ettiği okulun müdür Constantin Hegel, onun için şu satırları yazmış:
‘’ Aslında erkek olmalıymış- bir denizci meselâ. Güçlü mantığı artık eskiyen bilgi dağarcığımıza yeni ufuklar katabilir; kuvvetli yönetim kabiliyeti hiçbir zorluk karşısında yılmaz ve her koşulda hayatta kalmasına yardım ederdi. Öyle bir muhakeme yeteneği var ki; kadınlarda neredeyse hiç yoktur erkeklerde de nadiren bulunur.”
Teyzelerinin ölümü üzerine kızkardeşler tekrar evlerine döndüklerinde Emily, yazmaya bıraktığı yerden devam eder.
Emily’nin yalnız kalmaya düşkün, münzevi yaratılışı günümüzde biyografi araştırmacılarını onun hakkında bilgi sahibi olmak ve yasmak konusunda epey zorlamaktadır. Brüksel’de arkadaş edindikleri Elleen Nussey dışında ve aile haricinde hiç arkadaşı yoktur. Emily’nin en büyük sırdaşı ve kadim dostu kız kardeşi Anne’dir. Birlikte aynı edebiyat fantezisinde yaşıyor gibiydiler: ortak üretimleri olan Gondal. Kuzey’de bir ada olan Gondal dört krallıktan oluşuyordu. Epik şiir tarzını taşıyan eserde genellikle romantizm, kahramanlık ve entrika temaları yer almaktadır. Kızkardeşlerin el yazmaları British Museum’a bağışlanmıştır.
Elleen Nussey kızkardeşleri adeta “ikiz gibi”, “ayrılmaz ikili” olarak tanımlar ve birbirlerine karşı “önüne geçilmez bir sempati duyduklarını” kaydeder.
Yine de Emily’nin dış dünya ile neredeyse tek ve vazgeçilmez bağlantısı ablası Charlotte’dir. Charlotte, Emily’I güzelliğin ve doğanı düşkünü, özellikle Yorkshire kırsalına hayran biri olarak tanımlıyor. 1850 senesinde daha önce mahlas ile yayımlanan Uğultulu Tepeler’I kızkardeşinin anısına yeniden düzenliyor ve bu kez Emily Brontë adı ile yeniden yayımlatıyor. Bu ikinci basımda kızkardeşi için şöyle yazmış:
“Kızkardeşim yaratılışı gereği sokulgan biri değildi. Hayatında başına gelen bir takım durumlar ve sürüdürmek zorunda kaldığı kimi koşullar da bu münzevi karaketrini destekledi doğrusu. Kiliseye gitmek ya da kırlarda kısa yürüyüşler yapmak haricinde eşikten dışarıya adımını nadiren atardı.
İnsanlara karşı içinde hep yumuşak hisler beslediğini ben biliyorum, son iyiliksever bir doğası vardı. Etrafındaki insanların öyküleri, dilleri, aile tarihçeleri ile yakından ilgilenir; onları dinler, hafızasına kaydederdi. Ancak etrafı insanlarla çevrili iken daima sessiz kalır, nadiren söz sarf ederdi.”
Branwell’in aniden öldüğü duyulduğunda zaten pek iyi seyretmeyen sağlığı giderek kötüleşir. O tarihte ailenin ev hizmetlerine bakan Martha Brown’ın “Bayan Emily’nin erkek kardeşinin ssebep olduğu kalp kırıklığından öldüğünü” beyan ettiği bilinmektedir. Chalotte ise Emily’nin tedavi olmayı reddettiği ve epeyce ağırlaştığı günlerde günlüğüne şu satırları yazmış:
“Gün be gün kötüleşiyor. Doctor üstü kapalı bir biçimde faydası olmayacağını ifade ettiyse de ilaç göndermiş. Elbette almayı reddetti. Daha önce hiç bulunmadığım bir karanlığın içindeyim- sadece Tanrı’ya bize yardım etmesi için dua edecek gücüm var.”
18 aralık gğnü öğleden sonra Emily yaşamını kaybeder. Kayıtlara tabutunun sadece kırk santimetre genişliğinde olduğu yazılmıs; marangozun bir yetişkin için yaptığı en dar tabut olduğuna dair notu ile birlikte…
Uğultulu Tepeler’in Heathcliff’i
Bugün İngiliz Edebiyatı klasiklerinden sayılan roman ilk yayınlandığında hem olumlu hem de olumsuz tepkilerle karşılaşmıştır. Romanın iç içe geçen karmaşık kurgusu karışık tepkiler almıştır.
Kızkardeşlerinin yazdıkları eserler otobiyografik ögelerle beslenmiş olsalar da, Uğultulu Tepeler tamamen kurgusaldır ve yazarının hayatından neredeyse hiç alıntı yapmaz. Bu özelliği ile diğerlerinden ayrılan roman, eşsiz baş karakteri Heatcliff ile de özgündür.
Edebiyatta antikahramın arketipi olarak değerlendirilen Heathcliff, dizginleyemediği öfkesi, kıskançlığı ve kini ile hem kendisini hem de etrafındakileri hatta onu sevmeyen çalışanları bile felakete sürükler.
Heathcliff, edebiyatın belki de ilk “Byronik” kahramanıdır*.
*İsmini ünlü İngiliz şair Lord Byron’dan alan bir çeşit on dokuzuncu yüzyıl romantic yazın karakteri. Byron’un kendi karakter özelliklerini de yansıttığı düşünüldüğü için belli karakter özelliklerini yansıtan kurgusal kahramanlar bu adla anılırlar.
Heatcliff, ilk gençliğinde tipik romantic yazın kahramanı özellikleri taşıyarak gençlik aşkı Catherine’ye düşkünküğü ile tanınsa da romanın ikinci yarısında çocukluğunda karşılaştığı zalimlerin ruhlarının adeta ele geçirdiği ntikamcı acı dolu çıkarcı bir karaktere dönüşerek romanın hem “esas oğlanı” hem de “kötü karakteri” olmayı başarır.



