
Orta da ne bir vazo vardı ne de bir fincan. Ama yine de masanın iki ucunda sanki bir buluşmanın sessizliği vardı. Biraz buruktu, eksik kahve kokusu ve yarım kalmış bir selam gibi. Adam masanın karşı köşesine oturduğunda, sandalye hafifçe gıcırdadı. O köşe, odanın geri kalanına göre biraz daha gölgeliydi. Tavandan sızan titrek ışık, yüzünü yalnızca kısmen aydınlatıyordu. Gözleri, gölgeler arasında kaybolmuş, bakışları derin bir boşluğa saplanmış gibiydi.
Masaya yaslanmış elleri, sanki bir süreliğine bile hareket edemeyecekmiş gibi duruyordu. Parmak uçları masanın soğuk yüzeyine değmişti ama yalnızca varlığı hissediliyordu. Sandalyenin hemen yanında duvardaki soluk lekeler, onun yalnızlığını yansıtır gibiydi. Işığın titremesiyle gölgeler yüzüne düşüyor, yorgun ve kırgın bakışlarını daha da belirginleştiriyordu.
O köşe, sanki zamanın durduğu bir cepheydi. Her nefes, her küçük kıpırdanış, odanın sessizliğinde yankı yapıyor, masanın soğukluğunu, titrek ışığın acımasızlığını ve yılların biriktirdiği yükü artırıyordu. Adamın varlığı, o boş köşede bir gölge kadar gerçekti ama dokunulmaz, ulaşılmaz ve yalnızdı. Bakıştılar. Gözleri eskisinden daha soluk ve donuktu. Bakışlarında, içe çekilmiş bir gölge geziniyordu. Bir zamanlar aynı sofrayı paylaşmış iki insan gibi değil de sanki birbirini uzaktan tanıyan iki yabancı gibiydiler.
Kaç kez böyle karşı karşıya gelmişlerdi? Bu kaçıncı buluşmaydı? Veya bu kaçıncı hasret zindanında birbirlerinden mahrum uzak bakışmalarıydı? Saymadı. Ne zaman son bulacaktı? Son bulacak mıydı? Sanmıyordu. Bundan sonra da saymayacaktı, ne ne kadar olduğunu ne de ne kadar kaldığını. Sanki ilk defa burada buluşmuş gibi baktılar yine birbirlerine. İkisi de alışamıyordu. Alışmak ikisine de zordu. Adam masanın üzerinden aldığı ahizeyi kulağına yaklaştırdı. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Dudaklarının kenarı titredi, adeta söylenmemiş bir cümle orada asılı kalmıştı. Sonra sessizce başını eğip “Saçlarını kestirmişsin” dedi. Sesi yumuşaktı ama kelimeler hava da dağıldı. Sesi uzaktan geliyordu, tıpkı eski bir kayıt gibi, aynı odadaymış gibi ama biraz öteden. Fark edilmek hoşuna gitmişti kadının. Parmak uçlarını ensesine götürüp gülümsemeye çalıştı. “Biraz” dedi. “Değişiklik olsun istedim.” Adam belli belirsiz bir sesle “Yakışmış” dedikten sonra bir süre daha gözleri kadının saçlarında asılı kaldı. Ardından boşluğa kaydı. Tavandan sızan solgun ışık masanın yüzeyinde titreyerek geziniyordu. Işık bir yanıyor bir sönüyor, gölgeler duvarlardan taşarak üzerlerine uzanıyordu. Floresanın cılız vızıltısı sessizliğin içinde kalp atışı gibi duyuluyordu.
“Çocuklar nasıl?” diye sordu adam, kadının yüzünü inceleyerek. Her kelime kısa, kesik ve ölçülüydü, sanki havadan süzülerek geliyordu kulaklarına. “İyiler” dedi kadın. “Ali artık kendi ödevini yapıyor. Elif hala seni soruyor. Seninle konuşuyormuş gibi oyuncak ayısına bakıp baba diyor bazen. Çok özlüyor seni.” Adamın dudak kenarı titredi, bir anlık gülümseme gibi göründü ama sonra kayboldu. “Onları çok özledim” deyip yutkundu. Ahizenin içinden taşar gibi oldu sesi. Kadın gözlerini kapadı, o tanıdık ton, uzak bir şehirden gelen rüzgâr gibiydi. Sonra sustu. Uzaklığın sesi, ikisinin arasında asılı kaldı.
Kadının boğazında bir şey düğümlenmişti. Adam parmaklarını masanın kenarında gezdirdi. Sanki kadının ellerine uzanıyormuş gibi. Bakışlarını ise kadının gözlerinde ve saçlarında gezdiriyordu. Zihnine kazımak ister gibi. Kadın bir gariplik olduğunu hissetmişti. Tereddütle elini kaldırdı. Sonra karşısındaki yüzün çizgilerini izleyerek elini ileri uzattı. Adamda aynı anda hareket etti. İki el havada birbirine denk geldi. Aralarındaki soğukluk içlerini ürpertse de kadın o eski sıcaklığı hissetmeye çalışmıştı. Elleri mi soğuktu yoksa aralarındaki mesafe mi? Kadının kalbi mi daha kırıktı yoksa şu aralarındaki duvar mı? Bilemedi. Birbirlerine değmeden buluşmuşlardı işte yine. Ama o kadar yakındı ki aralarındaki hava bile kıpırdamaya cesaret edemedi. Kadın parmaklarının ucunda bir sıcaklık hayal etti. Adamın eliyle kendi eli arasında ince bir mesafe vardı. Görünmeyen ama dokunmayı unutturan cinstendi. Yine de o boşluk bir anlığına nefes almış gibi aralarından bir sıcaklık geçti. Sanki biraz daha böyle kalsalar aralarındaki duvar eriyecek eller gerçekten birbirine değecekti. Adamın gözleri artık yorgun değil kabullenmiş gibi bakıyordu. Umutsuzluk yerleşmişti gözbebeklerine. Anlamamazlıktan geldi. O anda ellerinin durduğu o çizgide geçmişin bütün sesleri yankılandı. Çocukların kahkahası, bir pazar sabahının kokusu, çaydanlığın buğusu, birlikte susmanın bile huzurlu olduğu günler. Hepsi bu görünmeyen sınırın arkasında kalmıştı. Adamın dudakları mırıldandı anlaşılmayan bir sesle. Kadın tepki vermeyince anlaşılmadığını anlayıp tekrarladı. Daha sesli ama aynı duyguyla “Bir daha gelme, bekleme beni…” dedi gözlerini kaçırarak.
Sesi neredeyse kadının nefesine karışaraktı. Kelime yankı yapmadan ama havayı bıçak gibi keserek masanın üzerine düştü. Kadın gözlerini kapadı. Elini geri çekmedi. Duymazdan geldi. Adam sözünü tekrarladı. Gölgeler uzadı yüzler soldu. Kadının parmakları geri çekildi yavaşça. Adam da elini indirdi. Ama o hareketin içinde ağırlık vardı sanki bir şey değil bir hayat bırakıyordu orada. İkisi de sustu. Sadece nefeslerinin buğusu kaldı arada sonra oda dağıldı. Ve oda yeniden soğudu.
İkisinin de gözlerinde biriken ışık kırılmış gibiydi. Kadın karşısındaki adamı puslu görüyordu artık. Adam da gözlerini kadından sakınıp kirli duvara yöneltti. Kadın git gide küçülen ellerini kucağında birleştirip boynunu büktü. Gözlerinden bir damla kayıp ses çıkarmadan düştü. Aralarındaki sessizlik büyüyordu. Odadaki ışık yine titredi. Bir yanıp bir söndü. Gölge adamın yüzünü ikiye böldü.
“Çocuklara benden bahsetme bırak unutsunlar. Sende öyle… Git hayatını yaşa…Gelme…”
Söz duvarlara değil kadının içine çarptı. Yaşlar aralarında sözleşmiş gibi peşin sıra inmeye başlamıştı. Çenesinden süzülenleri elinin tersiyle ittikten sonra “Asla” dedi. “Asla seni bırakmam!”
Adam sustu. İkisinin nefesi de havada görünür gibiydi. Soğuk, ince ve kırılgan. Kadın bir şeyler söylemek istiyordu ama kelimelerden hiçbiri yeterli değildi artık. Hiçbir şey çaresizliğini anlatacak anlama sahip değildi. O da zaten ağlamalı mıydı? bağırmalı mıydı? Kalkıp gitmeli miydi? Yoksa şu mesafenin dibinde yere kapanıp yalvarmalı mıydı? bilemiyordu. Sadece karşısındaki adamı dinliyordu umutsuzca. Adam yavaşça geriye yaslandı eliyle gözlerinin kenarını yokladı. Sanki zaman o anın çevresinde yavaşlamıştı. Dışarıdan gelen metalin sürtünmesi, kapının tıklaması, gıcırtısı, uzak bir yankı, bu bütün sesler sessizliğin içinde eriyip gitti. Duvar saatinin sesi, ikisinin arasındaki mesafeyi sayar gibiydi artık. Daha fazla söyleyecek bir şey kalmamış, bu buluşmalar ikisi içinde bir eziyet olmaya başlamıştı. Üstelik daha ne kadar bekleyecekti? Kaç gün, kaç ay, kaç yıl daha orada kalacağını kendisi bile unutmuştu. Tek bildiği, her sabah aynı gri duvarlara uyanacağı ve zamanın onun için çentik atmaktan ibaret olacağıydı. Adam daha fazla kadının yüzüne bakamadı. Biraz daha kalırsa söylediklerinden vazgeçebilirdi. Sevgi öyle bir zindandı ki, gönüllü mahkumlara bile özgürlüğü unuttururdu. Onlar unutsun istemedi.
Elindekini masanın üzerine bırakıp “Allah’a emanet olun” dedikten sonra kadının buruk yüzüne son kez bakıp metal sandalyeyi itti. Kadın ardından “Gitme!” diye bağırabildi yalnızca. Sesini duyuramadığını bildiği halde “Bekleyeceğim, ne kadar sürerse sürsün!” diye feryat etti. Parmakları kulağına dayadığı ahizeye sıkı sıkı sarılmıştı, sanki dokundukça gitmesini engelleyebilecekti. Gözleri adamın arkasından yürüyüşüne mıhlanmıştı. O adımların ritmi tanıdıktı eskiden salonlarında yankılanırdı. Akşam eve geldiğinde çocuklar koşarak karşılardı. Kadının zihni o eski eve gitti yine. Kahkahalarla dolu bir mutfak, çocukların ellerindeki oyun hamurları, altı hiç kapanmadan fokurdayan çaydanlık ve bir battaniyenin altına sığınmış iki yorgun gülümseme. Oysa şimdi aralarındaki hava bile üşütüyordu.
Kadın yerinden kalkamadı. Sanki nefes almayı unutmuştu. Tavandaki floresan lamba yine titredi. Her sönüşünde odanın içindeki renkler biraz daha soldu. Bir mavi değil bir beyaz değil yalnızca soğukluk kalmıştı geride. Her şey o masanın üzerinde donmuş gibiydi. Ama sandalye boştu. Sanki zaman ve umut da onunla birlikte gitmişti. Gözlerini kapadı. Evin içindeki sıcaklığı hissetmeye çalıştı. Duvardaki saat, perde aralığından sızan ışık, kahve kokusu, çocuklarının neşesi… Ama her hatırlayışında o görüntüler biraz daha silindi. Sonra o iş yerinde yaşanan felaket gözlerinin önüne geldi. Büyük meblağlı dolandırıcılık, sahte belgeler, yönlendirilmiş tanıklar… Hepsi onun üstüne yıkılmıştı. Adam suçsuzdu ama dünya onu çoktan suçlu ilan etmişti. Geride kalan metalin keskin kokusu, masanın kenarındaki ince çizikler, soğuk zeminden gelen yankılar ve kocaman yalnızlıktı…
Nefesi titrerken telefon ahizesi ellerinin arasından kaydı. Sanki her şey kayıp gidiyordu şimdi. Tıpkı titrek ışık, gölgeler, görünmeyen mesafe ve kaybettikleri yılların ağırlığı gibi. Kocasının aşkından, sevgisinden, babalığından ve varlığından mahrumlardı. Şimdiyse görüntüsünden bile yoksun kalacaktı. Kadın anlayamadı ama adam biliyordu. Mahrumiyet de görünmeyen parmaklıklar ardında bir mahkumluktu. Ne duvarı görünürdü ne de kapısı açıktı.
Kadın saplandığı sandalyeden kalkmak için kendinde güç ararken kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı. Ses kulaklarına çarpıp yankılandı sonra yavaşça sönüp gitti. Ardından soğuk sert ve daha yankılı olan, gardiyanın sesi duyuldu.
“GÖRÜŞ BİTTİ!”

