Her evin küçük bir odası vardır. Küçük oda; istenmeyen, kullanılmayan, pabucu dama atılmış öte beri, eşyalar, atılmaya kıyılamayanlar, atılan ancak bir şekilde geri dönenler, varlığı unutulanlar hep orada saklanır. Benim kalbimin küçük odasında az kullanılmış sevgiler var…
Ve içimdeki küçük serseri hurdacı sokağa çıkıp benim gibilerinden oluşan bir güruhla aramızdaki kalpleri pay edip sonra sokak sokak dolaşmak, “az kullanılmış kalp” diye bağırmak istiyor. “Yıpranmış ama iş görür!”, “Çok kullanıldı ama hâlâ atıyor, beyim” pazarlıkları… Bazılarıysa doğrudan hevesler mezarlığına atılır, çünkü tamamen işi bitmiştir. Ancak burada, bu kudretli mezarlıkta huş ağaçlarının tam orta yerinden filizlenip de devleşen bir kiraz çiçeği ağacı vardır. Derler ki ölmüş bir kalp burada yeniden doğmuş, sevgiye ve aşka heves edip. Kendi gibi kimsesizlerin beslediği topraktan, o aşktan, sevgiden doğmuş; diğer herkese kanat gererek. Yeniden bir oğlan yeşertmemiş onu ya da körpe bir kız aşkıyla büyütmemiş. O kendi kendine, kendi gibi olanların kudretine aşık olmuş, yeniden heveslenmiş de yeşermiş, büyümüş kocaman ulu bir ağaç olmuş. Gün gelmiş 300 yıllık kargaların 3 güne sığan ömürlük kelebek aşklarıyla ilgili ağlamaları sızlamaları dinlemiş, gün gelmiş sevgi dilenen sokak köpeklerini homurtulu bedenine dayayıp avutmuş onları. Bu koca dünyanın küçük odası olmuş…