Guinness Rekorlar Kitabına girecek gibiyiz.
Yedi kıta birden ekranın karşısında aaaaa diyor. Jeffry Epstein görüntüleri aralıksız akıyor.
Sekiz buçuk milyar insan gelmiş geçmiş en kötü yaratıkla karşılaştığı konusunda hem fikir.
Öyle mi?
1994 yılında tanıştığım küçük kız çocuğu (onüç yaşındaydı) yıllar süren çalışmamın da başlangıcı olmuştu.
O çocuktan sonra etrafımda, yaşadığım ülkede ve elbette bütün dünyada onlarca, yüzlerce değil, binlerce çocuk gelin olduğunu fark ettim. Dönüp tarihe baktığımda da gördüm ki, bu asırlardır böyleydi.
Günümüzde halen kullanılan o deyim değişmedi: Çocuk gelin. Ancak bu deyim bile onlara zarar veriyor. İşin içine beyaz gelinlik, aile yapısı girince çocuk tacizini aklayan ince, sinsi bir yol açılıyor.
Sanat hayatın dışına çıkabilir mi? Çıkmalı mı? Ayrı bir konu ama gerçek bir kurbanın hele hele çocukların hayatını yazıyorsanız asla çıkamaz. Çıkmamalı.
Bizzat aileleri tarafından tacizcilerinin eline evlilik töreniyle teslim edilen kurban çocukların hikâyelerini yazmaya başladığımda tam da onların sesi olmayı hedeflemiştim.
Örneğin ekonomik koşulları yetersiz olan ailelerin başlattığı berdel geleneğinin bazen çocukları nasıl kör kuyulara attığını anlattım.
Gelin görün ki, o kurban çocuklardan birinin çığlığı olan onüç yaşındaki Güvercin; hikâyesiyle de tacize uğradı.
İki kanalda dizi yapıldı.
Birinde romantik aşk hikâyesi oldu. Diğerinde dini motiflerle süslenmiş uslu çocuğun ermiş bir yetişkine dönüşmesi seyredildi.
Reytingleri yüksek her hikâye gibi köpürtüle köpürtüle çarpıtılmıştı.
Bana göre işin daha vahimi şuydu: Taciz edilmiş o çocukların hikâyesini ekrana taşıyanlar onlara verdikleri zararın zerre farkında değillerdi.
Hatırlayın dini tarikat lideri Yusuf Ziya Gümüşel altı yaşındaki kızını 29 yaşındaki müridiyle evlendirdiğinde mahkemede suçunu kabul etmedi. Müritleri bir babanın kaç yaşında olursa olsun kızını istediği ile evlendirmeye hakkı olduğunu savundu.
Tarikat yurtlarındaki çocuk tacizine bir kereden bir şey olmaz diyen kadın bakanımız oldu.
Dilenci mafyasını duydunuz mu? Yetişkinlerden çok çocukların köle gibi çalıştırıldığı bir yapı söz konusu. Nedense küçümsenir.
Avrupa’daki kiliselerde din görevlilerinin taciz ettiği çocuklara ödenen tazminatlardan sonra Papa birkaç özür cümlesi kurdu perde indi.
Çocuk kurbanlarının üstü tarihte olduğu gibi günümüzde de ustaca örtülüyordu.
Suriye savaşı başladığında çocuk askerleri fark ettik. Özel ordular için kaçırılan çocuklar ve diğerleri.
Hangi korku filmi bu çocukların hayatlarından daha ürkütücü olabilir hâlâ bilmiyorum.
Şimdilerde dünya televizyon izleyicisi ekrandaki Jeffrey adasına bakarak koro halinde, “Ooooo bu kadarı da olamaz!” naraları atıyor. İnsan şaşırmadan edemiyor.
Sanki Jeffrey Epstein yeryüzüne gelmiş en büyük tiran.
Hele adanın müdavimleri nasıl ustaca süsleniyor. Yok efendim falan aile, filan mezhep, gizemli ayinler.
Mesela saatlerce konuşan o haberciler; FPI, CIA, FSB, M16, RAW, VAJA ve onlarca resmi güvenlik birimlerinin üzerine gitmiyorlar. Yüzbinlerce akıbeti bilinmeyen çocuklar kaçırılıp bulunamadığında o adaya veya muadillerine bakılıp bakılmadığı sorulmuyor. Tacizin ve cinayetlerin sabit olduğu olaylarla ilgili tek tutuklu yok.
Jeffrey Epstein asla tek değildi.
Ada müdavimleri de yalnız değil. Benzerleri dünyanın her tarafında çok.
14 Şubat Dünya Öykü Gününe konu edindiğim bu olay üzerinden söylemek istediğim, sanatçılar her türlü çocuk sömürüsüne karşı durmak zorunda.
Yazar olarak, gerçeği çarpıtmamalıyız.
Edebiyat benim mabedim. Ancak hikâyemi yazmaya başladığımda edebiyat umurumda olmaz. Her karakterimin hakkı kutsal. Bu da ancak metnin gerçekliği ile sağlanabilir.
Vladimir Vladimiroviç Nabokov edebiyatın neresinde olursa olsun, Lolita romanını yazarak pedofil zihniyeti okşadığı için Jeffrey Epstein’inle aynı kulvara düşmüştür.
Bir sanatçı için Epstein ile aynı kulvara düşmeyi bırakın aynı pistte olmak bile onur kırıcıdır.
İyi ki gerçekçi edebiyat var.
Dünya Öykü Gününüz kutlu olsun.



