Dornapa, bizim bozkırda kadim zamanlardan beri kullanılan bir yer adıdır. Köyün doğu ve güney doğu yönünde konumlanan İn Deresi’nin Eldivan Dağı tarafına uzanan kısmına Dornapa denirmiş eskiden. Yörenin bu adı ne zaman ve nasıl aldığını kimse bilmezdi; ne yaşlılar anlatırdı ne de gençler merak ederdi.
“İşte bizim Dornapa!” denir, geçilirdi.
Ama Dornapa, köylünün dilinde yalnızca bir mevki adı değildi. Daha çok iki şeyin adıydı: ansızın bastıran şiddetli yağmurların ve insanın iliklerine kadar işleyen dondurucu rüzgârların ve soğukların.
“Dornapa’dan yağınca…”
“Dornapa’dan esince…”
Bu iki söz, başka açıklamaya gerek bırakmazdı. Herkes neyin kastedildiğini bilirdi.
Benim yüreğimde ve hafızamda ise Dornapa, ne bir coğrafyaydı ne de bir yön. Dornapa soğuk demekti; yoksulluktu, yalnızlıktı, ıslaklık ve ürpertiydi. Yoksul damımıza şakır şakır yağan yağmurların sesiyle, geceyi yırtan rüzgârların uğultusuyla yüreğime kök salmış acı bir histi.
***
İşte ben, Dornapa’nın kış kıyamete damgasını vurduğu o köyde doğdum.
Bizim gibi aileler için kış, yalnızca bir mevsim değil; bir hâldi. Uzayıp giden, insanın içine yerleşen, sabahları bile çözülmeyen bir hâl…
Özellikle de aman vermeyen kış mevsimlerinde köyün önüne âdeta aşılmaz bir kale duvarı gibi dikilir, nefes alma imkânı tanımaz; hayatı ikiye bölerdi: ısınabilenler ve ısınamayanlar.
Kerpiç evimizin büyük penceresi doğuya bakardı. Karşımızda Dornapa’ya uzanan, oyuk oyuk küçük mağaralarla dolu kayalıklı tepe yükselirdi. O tepeden esen rüzgârlar, köye inince her şeyi değiştirir, yolunda rast geldiği her şeye adını sağlam belletirdi.
Kapılar daha sert kapanır, çatılar daha çok inler, insanlar daha az konuşurdu.
Herkes o dondurucu rüzgârı hemen tanır, önünde başlarını eğmek zorunda kalırdı, hele de biçare insancıklar…
— “Dornapa’dan esiyor bugün, Allah yardımcımız olsun,” derlerdi.
Bu cümle, Dornapa gölgesindeki köyün en kısa ve en doğru özetiydi aslında. Soğuk, yoksulluk ve sessizlik… Hepsi de tek bir esintinin içinde taşınırdı ve her şeyi aniden acımasızca hükmü altına alıverirdi.
***
Bizim evde soba sabahları konuşmazsa, annem de konuşmazdı, aslına bakılırsa hiçbirimiz konuşmazdık.
Uyanır uyanmaz yapılan ilk iş, teneke kutudaki kömüre bakmak olurdu. Eğer içinde birkaç parça kömür kalmışsa, o gün yaşamaya dair umut da olurdu biraz.
Ama çoğu zaman olmazdı; işte o zaman bozkırdan toplanmış çalı çırpıdan medet umardık, ondan da işte ne kadar umulabilirse. Kuru dikenler, ince dallar, rüzgârın savurduğu ne varsa işte…
Ejderha kılıklı Dornapa soğuğuna karşı çıtırdayıp geçiveren titrek minik serçenin ne hükmü olabilirdi ki?
Annem, yatalak ninem ve biz üç kardeş… Hepimiz aynı yorganın altına sokulurduk. Yorganın içi, dışarıya göre bir başka âlem olurdu. Dışarıda rüzgâr ulur, içeride nefeslerimiz buğulanırdı.
Dornapa’nın acımasız rüzgârlarına karşı yoksul yüzlerimizi gülümsetecek tek çare, yandığı zaman sobanın kızıl közü olurdu. Ben o ışığı izlerdim. Kömürün neye benzediğini, taşların nasıl olup da ateşe dönüştüğünü merak eder, anlamaya çalışırdım. En çok da kızıla dönerken çıkardığı o çıtırtıyı severdim. O sesi duyamadığım günler ise içim soğur, buz keserdi âdeta.
***
Kahvaltılarımız da hep sessizdi. Konuşmaya gerek yoktu. Çünkü kimsenin içinden konuşmak gelmezdi o yoksulluk anlarında. Herkes neyin eksik, neyin yoksun olduğunu bilirdi.
Çilli, bayat bazlama…
Ekşi tarhana çorbası sudan hâllice…
Bir tutam tuz, tek lüks…
Bozkırda yoksulluk dillendirilerek değil, susularak anlatılır; ancak sabredilerek yaşanır ve aşılırdı çünkü.
Sanki konuşursak evin duvarları da çatlayıp kırılacak, üzerimize yıkılacak olurdu tıpkı yüreklerimiz gibi.
***
Bir kış sabahı, okula gitmek için dışarı çıktım.
Ayakkabılarımın biri delikti. Diğeri de bir yerlerden ayarlanmış, ayağıma oldukça büyük gelen bir eşiydi.
Yürürken bir taşın üstüne bastığında ayağım, altındaki o sert yumruyu hemen hisseder, anında sızlamaya başlardı. Delik yerden içeri giren soğuk, ta yukarılara, kemiklerime kadar ulaşırdı.
Dornapa rüzgârı da bir yandan yüzüme yüzüme vururdu deli deli. Ama asıl sızlayan ve üşüyen ayağım değil, hep yüreğim olurdu, içim acırdı.
Annem her sabah tembih ederdi:
— “O delik ayakkabıyı çaputla sar, sakın unutma!”
Ben her sabah ayağımı sarardım ama içimi saracak bir şey bulamazdım.
***
Hele o geceyi hiç unutmam.
Dornapa’dan esen deli rüzgâr kapıyı ve üç göz pencereyi kıracak gibi dövüp duruyordu. Pencereler zangır zangır titriyordu. Çatıdaki kiremitlerden birkaçını uçurup düşürmüştü.
Annem başını kaldırıp çaresizce tavanlara baktı durdu. Bir şey demedi.
Babam Ankara’da, çalışmadaydı inşaatlarda; kiremitleri yerine koyacak kimsemiz yoktu.
Annem çok gururlu bir kadındı. Kimseye tenezzül etmezdi. Kimseye gidip de bir şey istemezdi, isteyemezdi. “Tırnağın varsa başını kaşı,” derdi hep.
Köydeki tek akrabası olan Ahmet Dayı’dan da o gece düşen kiremitleri yerine koyuvermesini istememişti elbette. Dayı dendiğine siz bakmayın, öz dayı değildi, çok uzaklardan bir akraba oluyormuş işte. Ara sıra bize uğrar ninem ve annemle konuşurdu. Bize sahip çıkıyor rolü oynuyor gibi görünürdü bana o zamanlar. Ne zaman evimize gelse bakışlarında hep bir sinsilik ve kötücüllük sezinlerdim. Sanki her an şeytani yumruğunu üzerimize indirecek gibi hisseder ve o yabanıl adamdan hem korkar hem nefret ederdim. Dornapa gibi sert ve düşman bakışlı o adam, benim ona karşı duyduğum hisleri galiba anlıyordu. Bu yüzden benimle hiç konuşmaz, yüzüme bile bakmazdı. Onun gözleri “gelin” diye hitap ettiği annem üzerinde olurdu sıklıkla. Bunu fark ederdim. Davasının yoksun yuvamıza kol kanat germek değil, annemle ilgili olduğunu için için düşünürdüm. Hatta okuldan döndüğüm bir defasında avluda annemle tartıştıklarını gördüm. Beni fark eder etmez uzaklaşmışlardı birbirlerinden. O günden sonra da evimize adım attığını görmedim. Konu hiçbir zaman ne evde konuşuldu ne de benimle annem arasında geçti. Bu dava da hafızamda Dornapa gibi buz kesen katmanlar arasında soğuk, donmuş ve suskun fosillerden biri olarak yerini aldı ve üzeri küllendi.
***
Annem o kiremitleri yerine koymak için havanın dingin olduğu bir günü kollamıştı. O gün gelince kadın başına çatıya çıktı.
Aşağıdan bakarken, benim içim daralmış, korkmuştum. Ama annem hiç korkmadı. Sanki yılların çatıcısıymış gibi tek tek yerleştirdi o düşen kiremitleri.
O gün anladım:
Bazı insanlar rüzgâra karşı değil, rüzgârla birlikte ayakta kalırmış.
***
Dornapa’nın buz estirdiği kara kış gecelerinde aynı yorganın altında ısınmaya çalışırken annem “küçüğe sarılın, soğuğa dayanamaz,” derdi hep.
İşte o an bir şey çözüldü içimde:
Dornapa’dan esen yalnız rüzgâr değildi.
Meğer tüm yoksunluk ve yoksulluklarımız, yüreklerimizdeki boşluklar ve yalnızlıklar da hep Dornapa’dan esiyormuş.
***
Şimdi büyüdüm. O ev çoktan göçüp yıkıldı. Sobamız yok artık. Annem de yok.
Ara sıra görüştüğümüz kardeşlerim var. Hepsi evli barklı, benim gibi onlar da Tanrı’dan başka kimseye muhtaç değiller.
Köyden ayrılıp büyük şehire, Ankara’ya göçmemiz ve buralarda tutunup kendi çapımızda bir yerlere gelebilmek için verdiğimiz çileli mücadeleler üzerinden de nice zamanlar geçti.
Ama işte yüreğimde kat kat kök salmış katmanlar arasında artık asli yüzü çoktan tanınmayacak hâle dönmüş olan Dornapa hissi hiç geçmedi.
Ne zaman bir cam buğulansa, bir kapı aralansa, bir gece ansızın hışırdasa hemen içimde köyde esen o rüzgârın sesi yükselir:
“Dornapa’dan esiyor yine,” diye fısıldarım kendimce.
Artık biliyorum:
Bazı soğuklar insanın yalnız yüzünü ve bedenini değil, ömrünü de üşütüyormuş ve de hiç geçmiyormuş.


