İstanbul… Dünyanın büyük medeniyetlerine ev sahipliği yapıp, başkent olmuş eşsiz şehir…
Hiç şüphesiz tarihte bu kadim şehrin tanınması, büyümesi ve gelişmesi ilk olarak Doğu Roma İmparatorluğu sayesinde olmuştur. Tartışmasız Osmanlı döneminin de şehrin gelişimine etkisi oldukça büyüktür. Peki “Doğu Roma İmparatorluğu” Kavramı bize neleri anlatıyor ve hatırlatıyor? İmparatorluğun tarihiyle başlamak, kısaca değinmek yerinde olacaktır.
Roma İmparatorluğu; kavimler göçünün etkisiyle (375) başlayan karışıklıklar sebebiyle Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu olmak üzere ikiye ayrılmıştır.
1.Konstantin (395) yılında “Byzantıon” şehrini yeniden inşa ederek “Konstantinopolis” adıyla başkent yaptı. Sınırları büyük değişiklikler göstermekle beraber 1.Justınıanus döneminde en geniş sınırlarına ulaştı. Kuzey Afrika’ya oradan İtalya ve Roma, Batı Akdeniz kıyılarına ulaştılar. Doğuda; Sasani ve Arap topraklarında hüküm sürdüler. Sonrasında başlayan toprak kayıpları ile oldukça küçülen İmparatorluk Osmanlılar
tarafından sona erdirilmiştir. (1453) XI.Konstantinos son imparatordur. Bu dönemde surların içerisinde 50.000 kişi yaşamaktaydı. İmparatorluğun parlak dönemlerinde Yüzbinlerce kişilik nüfus oldukça azalmıştır. Bu düşüşün ana nedenleri olarak;
. Ekonomik Çöküş
. Latin İşgali (1204-1261)
. Sürekli devam eden savaşlar
. Belli dönemlerdeki kıtlıklar
Olarak sıralayabiliriz.
Savaşlar içinde Osmanlı akınlarının etkisi çok fazla ve yıkıcı olmuştur.
Doğu Romanın Dini gelişimi: Pagan çoktanrıcılıktan Hristiyanlığın devlet dini haline gelmesine ve Ortodoks mezhebinin şekillenmesine kadar uzanan derin bir dönüşüm sürecidir. Hristiyanlık; 1.Konstantin tarafından yasallaşmış olup, 1.Theodosius, Devletin resmi dini yapmıştır.
Sosyal hayat ve günlük yaşam nasıldı?
Aşağıda belirtilecek hususların bize bu medeniyetin ne kadar yakın veyahut uzak olduğu konusunda iyi bir fikir sunacağı kanaatindeyim.
Sosyal yaşam hem Roma mirasını hem de Hristiyanlık etkisini taşıyan çok katmanlı bir yapıya sahipti. Şehirler, saraylar, kiliseler, Hamamlar ve pazar yerleri arasında geçen bu yaşam hem görkemli hem de sıradandı.
Halk; Ülkelerini “Roma İmparatorluğu” olarak adlandırıp, kendilerine de “Romalılar” demekteydi. Bizans adı İmparatorluk yıkıldıktan sonra yabancı tarihçiler tarafından verilmiştir. Günümüzde bu deyiş kabul görmüştür. Devam edecek olursak sosyal hayatta genel olarak erkekler egemendi. Toplum kadınlardan çocuk doğurmaları, yetiştirmeleri ve iyi bir Hristiyan olmalarını beklemekteydi. Bunun istisnası olarak görmek gerekirse ticarette aktif rol oynayabilen kadınların sayısı da az değildi.
Zenginler; ipek, altın işlemeli giysiler giyerken; halk, yün ve keten tercih ederdi. Renkler sosyal statüyü yansıtırdı: Mor, yalnızca imparatora özgüydü.
Hristiyanlık, sosyal yaşamın merkezindeydi. Kiliseler sadece ibadet yapılan yerler değil, aynı zamanda sosyal buluşma yerleriydi. Vaftiz, evlilik, cenaze gibi ritüeller toplumun her kesimini bir araya getirirdi.
Hipodrom yarışları, tiyatro gösterileri ve dini festivaller halkın en büyük eğlencesiydi. İmparator, halkla iletişimini genellikle Hipodrom’daki törenlerle sağlardı.
Aile mesleği genellikle çocuklara aktarılırdı. Zengin aileler çocuklarına özel eğitim verirken, halk çocukları kilise okullarına gönderirdi. Bu kısımda Konstantinopolis Üniversitesine değinmeden geçmemeliyiz. Kurumsal olmadığı için üniversite denmesi tartışmalı da olsa MS 425 yılında kurulan antik bir yükseköğretim kurumudur. İmparator II. Theodosius tarafından kurulan bu okul, “Pandidakterion” (her şeyi öğreten yer) adıyla da bilinirdi ve Batı’daki üniversite kavramından farklı olarak, seküler ve dini eğitimleri bir arada sunan bir yapıya sahipti.
Gündelik yaşam içinde vazgeçilmez olan yemek kültürüne geçersek;
Tütsülenmiş et (Pastırma) çok tüketilirdi. “Paxemedia” adında kuru ekmek her evde bulunurdu. Oldukça tuzlu bir balık sosu olan “Garos” yaygındı. Balık olarak halk en çok kefal balığını tüketirdi. Levrek, gümüş ve barbunda fazlaca sevilirdi. “kopton” Baklavaya benzeyen ancak hamur yerine bal ve susamdan yapılan tatlı tercih edilirdi. “Retsina” adlı çam reçinesinden imal edilen içecekleri meşhurdu. Buraya bir dipnot eklemek isterim. “İstanbul Efsanesi Helene 848” adlı romanımda Roma halkının gündelik yaşamı hakkında daha ayrıntılı bilgiler mevcuttur.
Osmanlı ve Bizans birbirlerini birçok alanda etkilemişlerdir. Bunları birkaç parça halinde ele alırsak; Dini yönden benzerlik, Her iki imparatorluk da dinî liderliği siyasi güce entegre etti (Patriklik vs. Şeyhülislamlık).
Ayrıca; Bizans mimarisi, özellikle Ayasofya’nın etkisiyle Osmanlı cami mimarisinin biçimsel, yapısal ve ideolojik temellerini derinden etkilemiştir. Osmanlı, Bizans’ın imparatorluk mirasını hem teknik hem sembolik olarak devralarak kendi mimari kimliğini inşa etmiştir. Bizans’ın mozaik ve fresk geleneği, Osmanlı’da çini işiyle yeniden yorumlandı. Ticari Yönden ise; Her iki imparatorluk da İpek Yolu ve Akdeniz ticareti üzerinden zenginleşti. Ayrıca Bizans; Türk, Grek, Latin, Ermeni, Slav ve Arap kültürlerini barındırdı. Osmanlı, Türk, Arap, Balkan, Kürt, Ermeni ve Yahudi topluluklarıyla çok kültürlü bir yapı tahsis etti. Ona kattığı bu rengarenk çeşniler kültürünü şekillendirirken enfes bir lezzet de sundu.
İmparatorluğun dini, kültürel ve siyasi yapısını oluşturan onun omurgası olarak nitelendireceğimiz “Ayasofya” ve “Hipodrom” … Bu iki yapıyı irdeleyelim.
İlk olarak haşmetli Ayasofya’dan başlamalıyız. İmparatorluğun heybetini ve gücünü yansıtan bu muhteşem yapının tarihçesini üç dönem içinde incelememiz gerekir.
1.Dönem: 360 Tarihinde 1. Konstantin tarafından inşa edilmiştir. Ahşap bir çatısı bulunmaktaydı. “Megala Ekklesia” Büyük kilise denmekteydi. 404 yılında çıkan isyanda yanıp harap oldu.
2.Dönem: II.Theodosius döneminde ise; tekrar inşa edildi. Çatısı yine ahşaptı. 532 yılında Nika isyanında yıkıldı.
3.Dönem: I.Justinianus eskisinden çok daha büyük ve görkemli bir yapı olarak inşa ettirdi. Mimarları olan Miletli İsidorus ve Trallesli Antemius yönetiminde 10.000 işçi çalıştı. 537 yılında tamamlanabildi. İmparatorluk kilisesi olarak hizmet verdi. “Aya Sofya” Büyük kilise olarak anıldı.
Osmanlı İmparatorluğu zamanında bu tarihsel dönüşüm sadece bir yapı olarak değil, medeniyetler arası geçişin bir simgesi haline gelmiştir. İstanbul’un sembolüdür. Şehrin geçmişini geleceğe taşıyan bir tanıktır.
Hipodrom ise; Antik Yunan ve Roma dönemlerinde atlı sporların yapıldığı stadyumdur. Yunanca “Hippos” at ve “dromas” koşu yolu sözcüklerinden gelir.
Bizans Hipodromu, sadece bir yarış alanı değil; imparatorluk siyasetinin, halk eğlencesinin ve toplumsal dinamiklerin kalbinin attığı bir mekândı. Günümüzde Sultanahmet Meydanı olarak bilinen bu alan, Bizans’ın sosyal ve kültürel hayatının merkezindeydi. Hipodromun tarihi gelişimini ve özelliklerini incelersek; Roma İmparatoru Septimius Severus tarafından MS 203’te küçük bir hipodrom olarak başlatıldı. İmparator Konstantin, şehri başkent ilan ettikten sonra 224’te Roma’daki Circus Maximus’u örnek alarak büyütmüştür. Mimari özellikleri ise;
- U şeklinde pist (Sphendone)
- İmparator locası (Kathisma)
- Ortadaki süslemeli alan (Spina), üzerinde Mısır Dikilitaşı, Yılanlı Sütun ve Örme Dikilitaş gibi anıtlar yer alır. Yılanlı sütun sütuna sarılmış iki büyük yılanın başından aşağıya doğru akan sular ile oldukça dikkat çekiydi.
Hipodrom, 400m. Uzunluğa ve 200 m . Genişliğe sahipti. Yaklaşık 100 bin kişilik kapasite ile devasa bir seyirci kitlesine hitap ederdi.
Araba yarışları, Roma’dan miras kalan en popüler etkinlikti. Zamanla siyasi ve sosyal bir gösteriye dönüştü. Renklerle temsil edilen gruplar, sadece spor değil, halkın siyasi görüşlerini de yansıtırdı. Mavi ve yeşil renkli takımlar halkın favorileriydi. Hipodrom, halkın imparatorla buluştuğu, taleplerini ilettiği ve bazen ayaklandığı bir platformdu. İmparatorlar, yarışları ve gösterileri halkı memnun etmek ve kendi prestijlerini artırmak için kullanırdı. Aynı zamanda dini törenler, askeri geçitler ve resmi kutlamalar da burada yapılırdı. Bugün Sultanahmet Meydanı olarak bilinen bu alan, Ayasofya ve Sultanahmet Camii arasında yer alır. Mısır Dikilitaşı, Yılanlı Sütun ve Örme Dikilitaş hâlâ meydanda görülebilir, Bizans’ın ihtişamlı günlerine tanıklık eder.
1453 Yılında Doğu Romanın sonlanmasıyla Fatih Sultan Mehmet sadece Fatih değil Kayser-i Rum (Doğu Romanın Sezar’ı-İmparatoru) ünvanını kullanmaya başlamıştır. Bu, onun Roma İmparatorluğu’nun meşru halefi olduğunu ilan etmesi anlamına geliyordu. Osmanlı’nın Bizans’ın kurumsal ve kültürel mirasını devraldığına dair güçlü bir semboldür. Bu unvan, Osmanlı’nın sadece bir İslam devleti değil, aynı zamanda evrensel bir imparatorluk olduğunu vurgulamak için de kullanılmıştır. Bu ünvanın kullanıldığı fermanlara bakarsak; Fatih, Ortodoks Patriği olarak atadığı Gennadios’a verdiği beratla (1454), Bizans dönemindeki patriklik haklarını tanımış ve bu bağlamda “Kayser-i Rum” unvanını kullanarak Bizans’ın meşru halefi olduğunu vurgulamıştır.
Özellikle Venedik, Papalık ve Napoli gibi Batılı güçlere gönderilen diplomatik yazışmalarda, Fatih’in kendisini “Roma İmparatoru” olarak tanıttığı örnekler vardır. Bu, Batı’daki Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun iddialarına karşı bir meydan okumaydı. Topkapı Sarayı arşivlerinde yer alan bazı fermanlarda, unvanlar arasında “Sultanü’l-Berreyn ve Hakanü’l-Bahreyn” (İki karanın ve iki denizin Sultanı) gibi ifadelerle birlikte “Kayser-i Rum” da geçer. Bu, Osmanlı padişahının hem İslam dünyasının halifesi hem de Bizans’ın mirasçısı olduğunu vurgulamak içindir.
Bu ünvanı pekiştiren bir adım olarak Fatih, şehri fethettikten sonra onu “Konstantiniyye” adıyla anmaya devam etti. Bu, Bizans’ın hatırasını sahiplendiğini ve “Kayser-i Rum” unvanını benimsediğini gösteriyordu. Osmanlı arşivlerinde yer alan belgelerde, özellikle Fatih döneminde “be makam-ı Konstantiniyye el-mahmiyye” gibi ifadelerle şehrin adı geçer. Bu, onun Bizans’ın başkentinde hüküm sürdüğünü vurgulamak içindi. Darphanelerde basılan sikkelerde de uzun süre “Konstantiniyye” adı yer aldı. III. Mustafa dönemine kadar bu kullanım devam etti; sonrasında “İslambol” gibi alternatif isimler tercih edilmeye başlandı. Günümüzde anlatılmakta olanın aksine hemen değil, çok sonraları kullanılmaya başlanmıştır. Halk arasında İstanbul gibi isimler kullanılsa da resmi yazışmalarda Konstantiniyye ismi tercih edilmiştir. Fatih, Bizans’ın başkentini fethettiğini göstermek için “Konstantiniyye” adını kullanmayı sürdürdü. Bu, onun Roma İmparatorluğu’nun halefi olduğunu vurgulayan güçlü bir semboldü.
Yukarıda değindiğimiz Doğu Roma’dan kalan kültür, mimari ve sanatsal birikim Osmanlıyı etkilemiştir. Özetlersek; Helen ve Roma mirası Doğu Roma’ya. Onun mirasını da Osmanlı dönüştürerek güçlü bir medeniyet inşa etmiştir. Bizans’ın son zamanlarındaki karanlık, melankolik ve sessiz dönem Osmanlıyla birlikte sonlanıp şahlanarak çevresine aydınlık katan dev bir güneşe dönüşmüştü. Bizans Ayasofya’sından duyulan çan sesleri Konstantinopol’e gücünü ve görkemini hatırlatmaktaydı. Osmanlı Ayasofya’sından yükselen ezan ise genişleyen ve devleşen şehrin sonsuz şanını asırlara taşıyarak adeta tüm dünyaya haykırıyordu. Belki şehrin binlerce yıllık gölgesi zamanı aşıp, boğazın mavi sularına yansıyordur. Günümüzde ise nedense Bizans kültürü bizlere çok uzak bir medeniyetmiş gibi sunulup, anlatılmaktadır. Okullarda çok fazla değinilmemekle birlikte yapılan çalışmalar çok azdır. Bizlere düşen bu mirasa sahip çıkıp, onu geçmişin taşları arasında bırakmamaktır. Bu bilgiler ışığında makalenin başlığını tekrar hatırlatarak soruyorum “Doğu Roma” bizlere ne kadar yakın ne kadar uzak?



