Yıllar önce Resim Sanatının Tarihsel Gelişimi isimli bir kitabın sayfaları arasında gezinirken onun bir eseriyle karşılaştım. Resminin adı bile ilhamın sonsuz kapılarını aralıyor; insanı, düşünce denizinin en karanlık ve büyüleyici derinliklerine dalmaya yüreklendiriyordu: La persistència de la memòria… Belleğin Azmi.
Eserin arkasındaki hikayeyi merak ettim. Bir akşam yemeği sonrasında, tabakta eriyen bir peynir görüntüsünden etkilenerek başlattığı yaratım sürecinde, Einstein’ın 1905’te ortaya koyduğu Görelilik Teorisi’nden yola çıkarak bilimi nasıl sanata evrilttiğini…
Resimdeki eriyen saat, bir taşın üzerine yığılmış; akrebi yelkovanını takip ederken yorgun düşüp öylece kendini bırakmış gibi duruyordu. Zamanın bilinçaltımızda nasıl eğilip bükülebildiğine dair yaptığı bu gönderme, ancak Dali gibi bir dehanın elinden çıkabilirdi. Resimdeki diğer saatin üzerinde toplaşan karıncaların; ölüm ve yıkıcılığı, gözleri kapalı sanki uyuyan bir yüzün; rüya alemini ve bilinçaltını çağrıştırması, arka plandaki manzaranın da yaşadığı bölgeden esinlenildiği düşünüldüğünde bizleri felsefi dünyasına davet eden bir sanatçının muhteşemliği karşısında kelimelerim son derece cılız kaldı.
Diğer eserlerinin ve altında yatan hikayelerinin peşine düşünce anladım ki Salvador Dali, yalnızca resim yapan biri değil; zamanın, kimliğin ve gerçekliğin sınırlarını eriten bir düşünce mimarıydı. Onun evreni, mantığın çözüldüğü, rüyanın hüküm sürdüğü bir yerdi.
Böyle bir dehanın yaratım sürecindeki derin izleri keşfedebilmek için hayatının gölgelerinde gezinmem gerekiyordu.
Salvador Dali’ nin doğumu bile başlı başına bir metafordu. 1904’ te Figueres’ te doğduğunda, ölen ağabeyinin adını almıştı. Ailesi onun farklı bir bedenle abisinin ruhunu taşıdığına inanıyordu. Bu trajik miras, tabii ki Dali’ nin kimlik algısını derinden sarsmıştı. “Ben, ben değilim,” diyordu. Bu cümle, onun sanatında sıkça karşımıza çıkan benlik bölünmesinin ilk izleriydi. Aynalar, çift imgeler, yansıyan figürler hepsi bu içsel çatışmanın görsel yankılarıydı.
Çocukluğu; katı bir baba ve hayal dünyasının sınırlarını zorlayan, takıntılı bir annenin yanında örselenerek geçmişti. Babası rasyonel, annesi mistikti. Bu iki zıt kutup arasında büyüyen Dali, kendi gerçekliğini yaratmak zorunda kaldı.
Madrid’ deki sanat akademisinde Federico García Lorca ve Luis Buñuel ile tanıştı. Bu dostluklar, onun entelektüel ve sanatsal gelişiminde belirleyici oldu. Ancak Dali, hiçbir akıma tam olarak sığamadı. Empresyonizm, kübizm, fütürizm… Hepsini denedi ama hiçbiri onun zihninin derinliklerine inemedi. Ta ki Freud’un psikanalitik kuramlarıyla tanışana kadar.
Freud’un rüya analizi, Oedipus kompleksi ve bastırılmış arzular kavramları, Dali’nin sanatında devrim yarattı. Aynalar; kimliği, çekmeceler; bastırılmış arzuları, yumurtalar; doğumu, karıncalar ise onun dünyasında çürümeyi simgeliyordu. Dali, bilinçaltını tuvale taşıyarak rüyalarını resmetti, arzularını şekillendirdi ve korkularını renklendirmeyi başardı. Eserlerinde sıklıkla kullandığı, dikkatli gözlerden kaçmayan gül sembolü de derin anlamlar taşımaktaydı. Kanayan Güller, Gül Başlı Kadınlar ile 1930’lardan son dönemine kadar karşımıza çıkan gül imgesi, kimi zaman eşine duyduğu özlemi, kimi zaman babasıyla olan travmatik ilişkisini, kimi zaman da güzellik, ölüm ve Hazreti Meryem gibi evrensel kavramları ifade etti.
Ses getiren eserlerine ilham kaynağı olan tek çiçek gül değildi. Nergis Metamorfozu isimli eserinde, narsizmin mitolojik hikayesinin baş kahramanı Narcissus’u kendi dünyasından tuvale yansıtmıştı. Tuvalin yarısında Narcissus suya bakarken, diğer yarısında aynı formu tekrarlayarak bu sefer Nergis çiçeğinin filizlendiği çatlak bir yumurtayı tutan el olarak Narcissus’u ifade etmekteydi. (Finkel, Campbell, Buffardi, Kumashiro & Rusbult, 2009). Modern sanatın ve antik mitin iki karşıt türünün nasıl bir araya getirilebileceğinin en güzel örneklerinden biri olan eser, Freud’ un “Dali teknik bir usta” derken ne denli haklı olduğunun bir ispatı gibidir.
Hayatına geri dönecek olursak; 1929’ da Paris’ e gittiğinde sürrealist akımın kalbine adım attığını görüyoruz. André Breton’ un öncülüğündeki bir grubun Dali’ yi benimsemesine rağmen dışlanmasına hiç şaşırmamak gerek. Çünkü Dali, sürrealizmi yalnızca bir estetik değil; bir yaşam biçimi olarak görmekte, “Paranoyak-eleştirel Yöntem” adını verdiği yaklaşımıyla gerçekliği parçalıp yeniden kurgulamaktaydı.
Hayat ona, sanat dünyasının zorlayıcı etkisinin yanı sıra hoş sürprizler de yapmaktaydı. Aynı yıl, Gala ile tanışması bunun en güzel örneğidir. Gala’ yı ilham perisi, koruyucusu ve yönlendiricisi ilan eden Dali, aşkını tanrılaştırarak birçok eserinde onu kutsal bir figür olarak resmetti. Onun varlığı, Dali’nin sanatına hem erotik hem de mistik bir boyut kazandırdı.
Dali’ nin dehası, resim sanatından taşarak birçok sanat koluyla etkileşimli çalışmalar yapmasına da yol açtı. Amerika yıllarında Dali, Disney ile “Destino” adlı animasyon filmi üzerinde çalıştı. Hitchcock’ un “Spellbound” filminde rüya sekanslarını tasarladı. Moda dünyasında Elsa Schiaparelli ile kışkırtıcı tasarımlar yarattı. Dali’nin nasıl bir ikona dönüştüğünü gözlemlemek için reklam kampanyalarına, tasarladığı parfüm şişelerine, hazırladığı mücevher koleksiyonlarına bakmak yeterli olur sanırım.
Son dönemlerinde Katolikliğe göstermiş olduğu ilgiyle Corpus Hypercubus adlı eserindeki İsa figürünü dört boyutlu bir hiperküp üzerinde resmetti. Bu, Dali’ nin Tanrısal olanı bilimsel bir düzlemde arama çabasının bir örneğiydi. Ancak Gala’ nın ölümüyle içine kapandı. Parkinson benzeri bir hastalık nedeniyle resim yapamaz hale geldi.
1989’ da İspanya’ nın Katalonya bölgesine bağlı Figueres kentinde bulunan Teatro-Museo Dali’ de öldü. Aynı zamanda bir tiyatro merkezi olan müzesinde, onun hem mezarı hem de zihninin mimarisi; dev yumurtaları, kırmızı duvarları, altın heykelleri, optik illüzyonları ve tabii ki resimleri gelen ziyaretçilerini ağırlamaya devam etmekte.
Zamanı alt eden eserlerinde yalnızca görsel değil; aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik bir metin vardır. Bu metin bize bilinçaltını, çocukluk travmalarını, kimlik bölünmelerini imgeler yoluyla aktarır. Savaş, din, toplumsal cinsiyet gibi temalarla hesaplaşarak parçalanmış figürler, yanan zürafalar, boş mekanlarla toplumun bastırdığı duyguları dışavurmuştur.
Hipergerçekçilik, optik illüzyonlar, malzeme çeşitliliği… Hepsi onun zihninin görsel karşılıklarıydı. Velázquez, Vermeer, Rafael gibi ustalardan etkilenmiş; onların eserlerini bilinçaltının labirentlerine çekerek kendiyle yoğurmayı başarmış, Rönesans ruhu taşıyan bir sanatçıydı.
Günümüzde Dali’nin etkisi hâlâ yoğun bir biçimde sürmektedir. Damien Hirst, Takashi Murakami gibi çağdaş sanatçılar onun izinden gitmekte; popüler kültürde eriyen saatler, çekmeceli figürler, yanan zürafalar sanatçılara esin kaynağı olmaya devam ederek saygınlığını korumaktadır.
Zamanı aşan, insan zihninin evrensel sorularını görselleştirmeyi başaran Salvador Dali, hayranlarına “Zaman nedir?”, “Kimlik nasıl oluşur?”, “Gerçeklik ne kadar güvenilirdir?”, “Hayal gücü nerede başlar?” gibi birçok sorunun cevabını fısıldıyor.
Hakkında ne yazılsa eksik kalacak, gerçeküstü ve çarpıcı imgeleriyle resim, heykel, fotoğraf ve film yapıtlarıyla insani sınırları aşan Salvador Dali; yerçekimine başkaldıran bıyıkları, muzip duruşu, evcilleştirip “Babou” adını verdiği karıncayiyeniyle, ilham perisi Elena Dmitrievna Diakonova, namıdiğer “Gala”sını da yanına almış, Paris sokaklarından bilinçaltımıza doğru sonsuz yürüyüşüne devam etmekte.



