Saat akşamın dokuzuydu. Dört saat süren toplantıdan çıkmış, kolumun altındaki kırmızı dosyalarla, yorgun ve bezgin bir halde odama iniyordum. Saatime baktım, akşamın bu saatinde burada ne işimin olduğu sorusu bilmem kaçıncı kez yankılandı kafamda. Asansörün düğmesine basıp beklemeye koyuldum. Son zamanlarda bana camdan yapılmış bir hapishaneye tıkılmışım hissi uyandıran otuz katlı plaza, akşamın geç saatinde soğuk, terkedilmiş bir ruhlar evi ürkütücülüğüne bürünmüştü. Koca binada benimle birlikte iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar insan kalmıştı. Şık giyimli, yüksek topuklu, fönlü kadınların, kravatlı, takım elbiseli erkeklerin kafası kesik horozlar gibi gün boyu koşturup durduğu koridorlar ıssızlaşmış, İngilizce Türkçe karışık konuşmaların yerini derin bir sessizlik almıştı. Bu insan sessizliğinin içinde duyduğum her çıtırtı gaipten gelen bir ses gibi irkilmeme yol açıyordu.
Yirmi dokuzuncu kata gelen asansörün kapıları gacırdayarak açıldı, içeri girip on altıncı katın düğmesine bastım. Tüm gün çalışmanın yorgunluğu ile iyice yavaşlayan asansör, herkes bir an önce gitse de dinlensem der gibi, iniltiye benzeyen gacırtılar çıkarıyordu. Asansörün mide bulandırıcı parlak beyaz ışığının aydınlattığı aynasında ansızın kendimle göz göze geldim. Aynada yüzümün sol yarısını göremedim. Panikle gözlerimi ovuşturup tekrar baktım, yine göremedim yüzünün yarısını. “Çok yorgunum, ondan herhalde. Tansiyonum da düşmüş olabilir,” diye düşünüp, bu tuhaf durumu zihnimde normalleştirmeye çalıştım.
Odama girip koltuğuna gömüldüm. Midem sabah kahvaltısından sonra hiçbir şey yemediğimin haberini şiddetli bir gurultuyla verdi. Çekmecemdeki bayatlamaya yüz tutmuş açık pötibör paketinden bir tane alıp kemirmeye başladım. O saate bile hala kilit olan köprü trafiğine baktım plazanın hiçbir zaman açılamayan camından. Şehrin çilekeş insanları, yemlerini büyük bir telaşla yuvalarına taşımaya çalışan karınca sürüleri gibi, bir yerlere ulaşma mücadelesini akşamın bu saatinde de sürdürüyorlardı. Bu plazaların camları neden hiç açılmazdı ki? Şöyle serin bir akşam havası solumaya nasıl da ihtiyacım vardı.
Toplantı özetini yazmak için en az iki saat daha burada kalmam gerekiyordu. Kızımın, ben gidene kadar çoktan uyumuş olacağını düşündüm. Onu kaç gecedir göremediğimi hatırlayınca, ince bir sızı hissettim göğsümün ortasında. Geçen pazar kızımın söylediği lafın yumrusu hala boğazımdaydı. Nazlı, dershaneden geldiğinde sinirle içeri girmiş, çantasını fırlatıp, odasına koşarak gitmiş, kapısını hızla çarpmıştı. Ben şaşkın, “Neyin var yavrum? Seni hiç böyle görmedim!” deyince, “Ben hep böyleyim. Hem sen nereden bileceksin? Sen gelene kadar uyumuş oluyorum, geçiyor,” demişti. Ben göremeden neler geçmişti, kim bilir? Sahi ne ara on yedi olmuştu, ilk adımlarına bile şahitlik edemeden?
Toplantı özeti yerine istifa mektubunu yazmayı, kim bilir kaçıncı kez geçirdim kafamdan. Son bir yıldır neredeyse her gün bu niyetle geliyordum işe ama bir türlü cesaret edemiyordum. Neydi beni bu cam hapishaneden firar etmekten alıkoyan? Neden üzerime giydiğim kat kat elbiselerden kolay kolay kurtulamıyordum? Anne, eş, evlat, bankacı kadın dörtlemesine sıkışmış giysilerimden öte ben neydim? Unutmuştum. Hatırlayamıyordum.
Elim bilgisayara uzandı, ekran şifresini bir türlü hatırlayamadım. Durumumdan iyice işkillendim. Yoksa erken demans belirtileri mi gösteriyordum? Son bir deneme hakkım kalınca şifreyi kilitlememek için bilgisayarı açmaktan vazgeçtim. Alınan kredi kararlarının birbirinden saçma gerekçelerini yazmayı da aslında canım hiç mi hiç istemiyordu. Bir bisküvi daha alıp kemirmeye devam ettim. Sonra masamın yanındaki yazıcıdan boş bir kâğıt çektim. Elime bir kurşun kalem alıp bir şeyler çizmeye başladım. Bir saat boyunca kafamı kaldırmadan resim çizdim. Canım sıkkın olduğunda bir şeyler çizmek hep iyi gelirdi bana ama bu defa üzerimdeki o bezgin hal pek geçmemişti. Resim bittiğinde elindeki kâğıda baktım. Bir kadın yüzü vardı kâğıtta. Gözlerinin altı kara halkalarla çevrili, asık ve cansız bir kadın yüzü. Aynada göremediğim yüzümün sol tarafını hatırladım, elimle yokladım ancak parmaklarım bir boşluğun içinde gezinir gibi oldu. Panikle ayağa kalktım. Tuvalete gidip aynaya tekrar bakmak için odadan çıkmak üzereydim ki,
“Boşuna gitme, göremezsin!” dedi, bir kadın sesi.
“Kesin deliriyorum!” deyip, arkama döndüm. Ses masamın üzerinde duran, kendi çizdiğim resimden geliyordu. Korkuyla masaya yaklaştım, resimdeki kadın dudaklarını oynatmadan karnından konuşuyormuş gibi devam etti,
“Korkma! Delirmiyorsun.”
“Sen de kimsin?”
“Beni buraya arkandaki görünmez çuvala tıktığın tutkuların gönderdi. Ben onların elçisiyim.”
Elim gayri ihtiyari arkama gitti, “Çuval mı? Ne Çuvalı? Ne elçisi?”
“Çuvalı bulamazsın, boşuna arama. O bir metafor.”
“Ne metaforu?”
“Robert Bly adında bir şairden öğrendim. Arkamızdaki görünmeyen çuvala onay görmeyen her şeyi tıkıyormuşuz büyürken. Sırf ailemizin, öğretmenlerimizin, arkadaşlarımızın sevgisini kaybetmeyelim diye,” dedi kadın.
“Allah’ım aklıma mukayyet ol!”
“Sakin ol! Delirmiyorsun dedim ya! Dur bak, işini kolaylaştırayım; bir zamanlar ressam olma hayalin vardı, hatırladın mı?”
“Hatırlamaz olur muyum? Büyük bir aşkla, kara kalem resimler çiziyordum lisedeyken.”
Resim çizerken, ilk gençliğin kalbime yüklediği bütün kederlerinden uzaklaşıp başka bir dünyaya daldığım o günleri hatırlamak bile biraz rahatlatmıştı beni. Birileri duyar da kendi kendine konuştuğumu düşünüp beni deli zanneder diye gidip odamın kapısını kapattım.
“Peki neden vazgeçtin bu tutkundan?”
“Bilmem ki. Sanırım heves katilleri yüzünden.”
“Kimdi onlar?”
Gözlerimi kapatıp bir süre düşündüm. İlk aklıma gelen, derslerde sürekli lokumları bisküvilerin içine koyup, ağızımızın suyunun akmasına aldırmadan, gözümüzün önünde yiyen lisedeki resim öğretmeni oldu.
“Çok güzel çizdiğimi düşündüğüm bir resmimi okula götürmüştüm bir keresinde. Öğretmen önce benim çizdiğimden şüphe etmiş, Vallahi ben çizdim öğretmenim dediğimde, güzel olmuş da aslında doğuştan yeteneğin yok senin. Aklınla çiziyorsun sen, demişti.”
“Peki ya ailen?”
“Resim kursu lafını açtığımda babam gök gibi gürlemiş, şimşek gibi çakmıştı. Tabii annemin hakkını da yememek lazım. Güzel Sanatlar Fakültesinin yetenek sınavına girmek istediğimde, resim karın mı doyururmuş? Neymiş, hanımefendi sanatçı olacakmış! Orospu mu olacaksın başımıza? Doğru düzgün gir sınava. Kazandın kazandın. Yoksa evlenir ömrün boyunca bakarsın bir adamın eline, benim gibi. Aklını başına topla! diyerek, esaslı bir konuşma yapmıştı benimle. Ben de uslu bir kız olarak annemin sözünü dinlemeyi seçtim, İktisat Fakültesini kazandım. Mezun olur olmaz da başladım bu bankada çalışmaya.”
“Bak işte! Hatırlamaya başladın. Yıllarca pek çok tutkunu bu çuvala tıktın kabul görmediği için ve unuttun. Dalga geçileceğini düşündüğün şiirlerin, hikayelerin de var o çuvalda. Hatta annen uygun görmediği için attığın o yakışıklı da. Hepsi hapis kalıp, zombiye dönüştü ağzı sıkıca bağlı çuvalın içinde.”
Hiçbir açıklama yapmadan terk ettiğim ilk aşkımı, unutmak zorunda kaldığım sanatçı olma hayallerimi hatırlayınca burnumun direğinde ince bir sızı hissettim. Buğulu gözlerle resme uzun uzun baktım. Kadın konuşmaya devam etti,
“Ne kadar alışveriş yaparsan yap geçmeyen, içindeki boşluk hissi işte bundan.”
“Kendimi daha iyi hissetmek için ne yapmalıyım?”
“Tutkularını hatırla. Hatırlamak, diriltmektir öldüğünü sandıklarımızı. Hatırladıkça yüzünün yarısını tekrar görebileceksin, merak etme.”
“Bunun için geç kalmadım değil mi? Ne dersin?”
“Hiçbir zaman geç değildir,” dedi kadın.
Resmi aldım, ikiye katladım ve çantamda bir süredir taşıdığım, henüz okumaya başlayamadığım kırmızı kapaklı kitabın arasına yerleştirdim. Işıkları kapattım, yukarıdakiler toplantı özetini bekleyedururken odadan çıktım. Yüzümün sol yarısı belirir gibi oldu, sonra tekrar kayboldu yorgun gacırtılar çıkartmaya devam eden asansörün parlak ışıklı aynasında.



