Bir öykücünün ölümü, gürültülü bir vedadan çok, yavaşça sönen bir ışık gibidir. Hele ki kelimelerle küçük ama derin dünyalar kurmayı bilen biriyse… Necati Tosuner’in ardından duyulan hüzün de tam böyle: Sessiz, içe işleyen ve insanın içinde uzun süre kalacak bir sızı.
Öykücüler hayatın büyük olaylarını değil, çoğu zaman kimsenin fark etmediği küçük kırılmaları anlatırlar. Bir masanın üzerindeki yarım kalmış çay bardağını, akşamüstü pencereden süzülen solgun ışığı, içinden konuşan ama kimseye sesini duyuramayan insanları… Necati Tosuner de kelimeleriyle bu kırılgan anları yakalamış, sıradan görünen hayatlara derinlik kazandırmıştı. Onun ölümü, yalnızca bir insanın aramızdan ayrılışı değil; o dikkatli bakışın, o sabırlı anlatımın, o incelikli suskunluğun da eksilmesidir.
Bir öykücünün ardından duyulan hüzün biraz da yarım kalmış cümlelerin hüznüdür. Sanki masasında açık duran bir defter vardır hâlâ; bir cümlenin sonu henüz konmamış, bir karakterin kaderi henüz tamamlanmamıştır. O defter artık kapanmıştır ama içindeki dünyalar yaşamaya devam eder. Çünkü öykücüler, öldükten sonra da okurlarının zihninde fısıldamayı sürdürür.
Ölüm, yazarı susturur belki; fakat öyküyü susturamaz. Her yeniden okunuşta, her satırda yeniden kurulan o sessiz bağda, yazarın sesi geri gelir. Necati Tosuner’in ardından duyulan hüzün, aynı zamanda minnettir de: Hayata biraz daha dikkatli bakmayı, insanın içindeki yalnızlığı daha iyi duymayı öğreten bir kalemin varlığına duyulan minnet.



