Sonra bir gıcırtı geldi,
menteşelerin paslı boğazından.
Kapı çarptı.
Gönlümde bir yangın başladı o an.
Ayakkabılarını giymedin tam,
çıkarken sol ayağın yalındı.
Ben bir cümleyi tamamlayamadan
bütün bir ömrü yarım bıraktın.
Ardından koşmadım,
gurur değildi, derman kalmamıştı.
O gıcırtının içinde öyle kaldım,
bir ses, duvarlara çarpa çarpa sustu.
Merdivenlere oturup dinledim seni,
her adımın kalbime vuruyordu.
Bir tereddüt bekledim, bir duraksama,
ama yürüyüşün mezar taşı gibi netti.
Sokağa çıkınca ilk fark ettiğim,
bu şehre seni benzettiğimdi.
Kaldırımlar dudaklarını andırıyor,
ama hiçbiri “kal” demiyordu.
Sokak lambaları gözlerime baka baka
hiçbir şey sormadılar bu gece.
İlk defa ben konuşmadım onlarla,
çünkü içimde sen varken herkes fazlaydı.
Bir banka oturdum, seninle oturduğum,
sigaramı yaktım, elim titredi.
Bunu bile beraber yapardık eskiden,
şimdi duman bile sensiz yanıyor.
Bir rüzgar geçti montumun içinden,
tam senin sarıldığın yerden dokundu.
Soğuğu sevmezdim ben,
ama sen gittin, artık her şey buz gibi.
Gelişine şiir yazmıştım,
gidişine sadece susuyorum.
Çünkü şiir güzel olan içindir,
sen artık bir yarasın, adı konulmaz.
Ne zaman bir kapı çarpsa
elim titriyor, boğazım kuruyor.
Giden sen değilsen bile
herkes biraz seni götürüyor.
Artık gülüşünü hatırlamak bile
bir ihanet gibi geliyor bana.
Çünkü sen gülerken
ben çoktan ağlamaya başlamışım aslında.