BİLECEN, BİLGİSİZ İLE BİLMEDİĞİNİ BİLE BİLMEYEN
Böylece Güneş’e yetişmek üzere koşarsın da koşarsın.
Gelgelelim o batıyordur.
(…)
Güneş göreli bir biçimde özdeş Güneş’tir. Ancak, sen
daha yaşlısındır.
Soluğun daha dardır, ölüme bir gün daha yakınsındır.
Racır Votırs
Bilecen, Bilgisiz ile Bilmediğini Bile Bilmeyen gene o uçurumun başında oturmuşlar, günbatımını izliyorlardı. Uzun süren sessizliği Bilecen bozdu: “Yaşam böyle işte: Hiçbir nen kalıcı değil. Yaşamsa yaşayanlar için değil, kendisi için kalıcı. Demek kalıcı olan da yaşam, sürekli bulunan da… Biz yalnızca yaşamın tozlu bir yoldaki acınası gölgeleriyiz. Güneş o yoldan çekiliverince gölgeler hızla yitip gitmekte. Geriyeyse – kala kala – o yürekler acısı tozlu yol kalıyor. Oysa biz o tozlu yolun ‘yaşam’ olduğunu sanıyoruz. Gerçekte yaşam tozlu yolun çıktığı yerde bizi bekleyeduruyor. Doğallıkla boşu boşuna…”
Bilgisiz gene ilgisizce konuştu: “Bunlar bomboş sözler, Bilecen. Bomboş sözlerse karın doyurmaz. Sen bana bu gece başlangıcında ne yiyeceğimizi söyle. Yaşamın ne olduğundan, ne olmadığından bana ne!: Bizim yemeğimiz var mı, yok mu, o bile bellisiz; sen tutmuş, yaşam üzerinde geviş getirerek bilgiç bilgiç sözler söylüyorsun. Of!..”
Bu-tür durumlarda Bilecen’e – dolaylı bir biçimde de olsa – arka çıkmayı alışkanlık edinmiş Bilmediğini Bile Bilmeyen, gözlerini önlerindeki çarpıcı günbatımı görünümünden ayırmayarak söze karıştı: “Söz karın doyurmasa da sözsüz olarak hiç mi hiç yaşayamayız. Sonra, yaşamın ne olduğunu bilmeksizin yiyip içmenin ne gereği, yararı vardır! Ben bu ‘sorunsal’ üzerinde çok düşünmüş bir kişiyim. Ancak, şimdiye değin işin içinden çıkamadım; kim bilir, işin içinden hiç mi hiç çıkamayacağım da. Gene kim bilir, yaşam tüm bu anlaşıl(a)mazlıktır, belirsizlik, bilinmezliktir. Kişinin yaşama ilişkin olarak ürettiği bütün anlamların birer ‘imlem’ olmanın ötesine geç(e)memesi bundan ötürü olsa gerek: Bana göre yaşam bu; sana göre yaşam o; başka birine göreyse yaşam bambaşka bir nen. Gelgelelim saltık gerçek nedir? Dahası, ‘saltık gerçek’ diye bir nen gerçekten var mı ola?”
Bunun üzerine Bilgisiz ayağa kalkıverip bağırmaya başladı: “Abo, ne başıma taş düştü! Demek yağmurdan kaçıyorken doluya tutuluverdim: Bilecen’in sözlerini beğenmemiştim; bizim Bilmediğini Bile Bilmeyen ilettiği o derin, ince (!?) anlamlarla beni bir çırpıda darmaduman etti. E, yaşam o tozlu yolun çıktığı yerde bizi boşu boşuna bekleyeduruyordu; birdenbire özdeş yaşam bir ‘anlaşıl(a)mazlık, belirsizlik ile bilinmezlik anıtı’ olup çıktı. Böylece pirinçlerin taşlarını ayıklama gene bana bırakıldı. Pirinçler dedim de usuma geldi: Biz bu gece başlangıcında ne yiyeceğiz a Bay Bilecen ile Bay Bilmediğini Bile Bilmeyen?!: Hele bakın, pilavını yiyebileceğimiz pirinçlerden bile yoksunuz! Sizse yaşam böyle, yaşam öyle, yaşam şöyle diye tutturdunuz. Peki, sizin yaşam mı birazdan yemek yapıp bize sunacak! Öf, handiyse ‘Yaşamsız kalasınız e mi!’ diyeceğim!”
Bu çekişmeceden bıkıp usanmış olan Bilecen, alışılageldiği üzere kendisini savunmak için karşısaldırıda bulunarak yazıklanmaya başladı: “Benim söylediklerim dosdoğru sözlerdir. Ben gerçekleri anlattım, anlatıyorum anlayacağınız. Gerçeklerse önümüzde batan Güneş denli nesnel ya da somut olgulardır. A Bilgisiz, sen ne hont hont konuşuyorsun!: Senin bildiğin yanıldığına yetmez; bildiğin hiçbir nen yok da. Sen ancak yiyip içmeyi, yatıp uyumayı düşünüp istersin. Demek iş anlayıp öğrenmeye gelince kılını kıpırdatmazsın. Doğrusu, yeryüzü senin, senin gibi bilgisizlerin yüzünden bu içler acısı duruma düştü. Sen – iyisi mi – çeneni kes de bizim için bir yerden biraz pirinç bulup onların taşlarını güzelce ayıklayarak ağızlarımızı sulandıracak bir-kap pilav pişir. Karnımız doyunca işimiz büsbütün bitip bütün sorunlar çözülü-çözülüverecekmişçesine!.. Ah, bilgisizlik ne yaman!”
Bilmediğini Bile Bilmeyen, bu sık sık ortaya gelen tatsız durumdan ötürü Bilecen’den, Bilgisiz’den bıkkınlıkla, umutsuzlukla yüz çevirmiş, batıyor olan Güneş’e karşı ağlatısal bir söylenide bulunmaya girişmişti: “Ah Güneş; sen ne denli aldırmazsın!: Biz neler yaparsak yapalım sen oralı olmaksızın batıp doğuyorsun. Gerçekte değme gün, kurtulmak isteyen için bir ‘kurtulma olanağı’dır. Sense değme gün batarak, kurtulamamış bulunanlara o olanağı gene yitirdiklerini anlatmak istiyormuş gibisin. Ancak, senin doğmanı da, batmanı da gerçekten anlayan kaç kişi var!? Yazık, işte, sen gene biz kurtulamamışken usulca batıyorsun; bizimse bir günümüz daha araya gidiveriyor! He, bugün geri gelmeyecek: Geçen günler geri gelmez. Yarınsa yok! Oy benim gerçekleşmemiş düşlerim, özlemlerim, umutlarım!.. Oy benim bir-türlü yitmeyen yitikliğim!.. Onmadık başıma bir de bunlar gelecekti ha!”
Bu arada Güneş batmış, batı çevrenindeki dağların doruklarını kızıla boyamış; yeryüzünün o bölümünü – hiç doğmamış gibi, dahası, bir daha doğmayacakmışçasına – acıklı bir alacakaranlıkta bırakmış; çok geçmeden alacakaranlık, gecenin bildik kopkoyu karanlığına dönüşmeye başlamıştı. Gecenin bağlı, yılmaz bekçileri olan yarasalar inlerinden, kovuklarından çıkarak inanılmaz çeviklikleriyle ivecen ivecen uçuşmaya koyulmuştu bile; kendisi görünmeyen gündüzcü bir kuş gündüzün öyle bitivermiş olmasından ötürü duyduğu derin acıyı dile getirmek istiyormuş gibi koygun bir çığlık atıp susakaldı; olağan gece çalışmalarına girişmiş cırcırböcekleri, kişide “sonsuzluk duygusu” uyandıran dinletilerini veriyordu; ötede beride seslerini çıkarıp yükseltir olmuş gece kuşları, gündüzün bir “yanılsama” olduğu, gece dışında hiçbir gerçekliğin bulunmadığı biçimindeki iletilerini, kendilerini işitenlere göndermeye çabalıyormuş gibiydi.
Bilecen, Bilgisiz ile Bilmediğini Bile Bilmeyen gene o kayaların üstlerinde oturmuş durumda, güneşin son kalıntılarının karşı dağların doruklarında yitip gitmesini suspus izliyorlardı; değme biri o günbatımını ayrımlı bir biçimde anlayıp açıklıyor olsa da üçü için de özdeş olan bir gerçek vardı: Güneş batmıştı. Demek onların yaşamlarındaki bir gündüz daha sona ermişti. Ertesi gün başka bir gün olacaktı; onlar bunun ayrımına varmasalar da ertesi gün, o kıpıda, şu uçurumun başında bulunuyor oldukları kişiler olmayacaklardı. Bundan ötürü, kişi için “daha sonra” da yoktu, “ertesi gün” de… Gündüz gerçekten bir kurtulma olanağıydı; geceyse varolan eksikleri giderip yapılmış yanlışları düzeltmek için kullanılması gereken bir sürev dilimiydi. Kimse kendisini düzeltmeye, sorunları çözmeye çalışmazsa gönlün ölümünden öte yol kuşkusuz var ol(a)mazdı. Oysa gönlün ölümünden beride “sonsuzluk” ile bütün o güzellikler vardı. Güneş, işte, yalnızca o güzellikler için doğardı; Güneş’in batmasıysa gene güzelliğin geleceğe kalabilmesi içindi. Edinilmesi gereken ilk “bilgi” tüm buydu.
Gökhan Çağlayan
2025 Açarayı-2026 Ocağı
Seyhan

