Ruhun bir kayıptır, ne kadar arasan da, ne kadar uğraşsan da, en sonunda yitirdiğini fark edersin. Kimse sana tam olarak ne olduğunu söylemez; sana “buradayım” diyen, gözlerini karartıp arkasına döner. En iyi bilmediğin yer, en yakın bildiğin yerdir, çünkü gerçeklerin üzerinde büyüyen hayaletler, varlıklarını her geçen gün biraz daha büyütürler.
Kelimeler, ilk başta berrak olan düşüncelerini bozar. Kafanda her şey netti; ne istiyorsun, neyi arıyorsun. Ama sonra bir ses gelir, küçük bir fısıldama, ardından bir başka kelime, bir başka ses… Sonra başkaları gelir. Hep başkaları. Ve sen, hep kendinden bir parça kaybederek bu başkalarına benzemek istersin. Fakat, ne kadar çaba sarf edersen et, bir şekilde kaybolursun.
O zaman fark edersin ki, kaybolmak, aslında bir tür bulma halidir. Çünkü kaybolmuşsan, senin için yapılmış olan yerin dışına çıkmışsındır ve bu dışarıda olmak, bir tür özgürlüktür. Ama bu özgürlük, bir kuyuya düşmek gibidir. Kendi derinliklerine inmek, çok daha fazla boğulmana neden olur.
Geceyi severdim. Çünkü gece, bir yanılsama gibiydi. Her şeyin karanlık olduğu, ama her şeyin çok daha görünür olduğu bir zaman. Işıksız, sessiz, yalnızca seni dinleyen bir zaman. Düşlerimde hep kayboluyordum. Bir zamanlar insanlar, düşlerin gerçeğe dönüştüğünü söylerdi, ama benim düşlerim hiç gerçeğe dönüşmedi. Sadece birer hatıra, birer anı, birer takıntı olarak kaldılar. Ve her takıntı, daha derine çekti beni.
Bir sabah uyandığımda, en yakın bildiğim şeyin, kaybolmuş bir benlik olduğunu fark ettim. Göğsümde bir boşluk vardı, kalbimde bir eksiklik… Ama o eksiklik, bir tür boşluk değil, aslında bir varlıktı. Sanki ben bir yara olmuşum da, etrafımda duran her şey bu yaranın bir parçasıymış gibi hissediyordum. Her adımımda o yaranın kanaması durmuyor, her an, her dakika, kaybolan bir parçayı daha buluyordum. Giderek, etrafımdaki her şeyle uyum sağlıyordum. Ama bu uyum, benim içimdeki boşluğu daha da büyütüyordu.
Bazen düşünürüm, insanların neden birbirlerine en çok kaybolduklarında ihtiyaç duyduğunu. Neden bir kayıp anında, başkalarının ellerine tutunmak isteriz? Çünkü belki de bir kayıptan doğan yalnızlık, yalnızca bir başkasıyla paylaşıldığında bir anlam taşır. Ama kaybolmak, hiçbir zaman yalnızca bir insanın kaybolması değildir; kaybolan her şeydir. Zihnin, bedenin, duyguların, hatıraların… Gerçek, o kaybolmuş parçaların arasında bir yerde gizlidir ve sen onu ne kadar ararsan, o kadar bulamayacaksın.
Bir sabah, bu kaybolmuş benliği, başka birinin gözlerinde gördüm. İki insan, aynı kayıptan uğruyorlarsa, birbirlerini görürler. Birinin boşluğuna başka biri düşer. O yüzden, bir insanın içinde kaybolduğunda, başka bir insan ona bir yön verir, bir ışık olursa, belki de o zaman kaybolmuşluk bir anlam kazanır. Ama kaybolan insan, o ışığa ne kadar yaklaşırsa, o kadar derinleşir karanlık.
Bir sabah, akşamı hatırladım. Bir sabah, düşlerin en çok kaybolduğuna, en çok korktuğuna karar verdim. Korku, aslında kaybolma arzusunun adıydı. Korkuyordum, çünkü kaybolmak, her zaman farkındalık getiren bir deneyimdir. Kaybolmanın özü, kaybolduğunda, kendi içindeki boşluğu fark etmendir. O farkındalık acıdır, çünkü kendini bulmak, bir tür öldürülmedir. Bir benliği öldürmek, başka bir benliği yaratmak zorundasındır. Ama bu yaratım, her zaman yeni bir kayıpla gelir.
Kaybolmuşken birini sevmek, sevdikçe kaybolmak demektir. Ve birini sevdikçe, ondan eksik kalan parçalarını içeri alırsın. Ama içerideki bu parçalar seni çoğaltmaz; seni yok eder. Gerçek, ne kadar seversen sev, kaybolmaktan kaçmadığındır. Sevdikçe kaybolursun ve kayboldukça, sadece kendi içindeki boşluğu görürsün.
Ben kaybolduğumu düşündüm ama gerçekte, kaybolan ben değildim. O kaybolan benlik, zamanın içinde kaybolmuş ve kendine yeni bir kimlik yaratmıştı. Kimlikler, kaybolduğunda yeni kimlikler yaratmak, hep bir ihtiyaçtır. Ama bu ihtiyaç, seni yine kaybetmeye götürür. Sonunda, kaybolmuş benlikler, bir bir üst üste eklenir ve ardında hiç kimseyi bırakmaz.
Bir gün, aynaya bakarken fark ettim ki, ben artık kimse değilim. Sadece kaybolmuş bir biçimim. Kaybolan her şeyin arkasında, belki de bir farkındalık vardı. Gerçek farkındalık, kaybolduğunuzda bulduğunuz bir yerdi, ama o yer de asla tam bir yer değildi. Kaybolmuş bir insan, hiçbir zaman tam olarak bulunamazdı. Kaybolduğunda, o kaybolan şeyin özüdür aslında insan. Ve belki de, kaybolduğun her an, her kayıptan sonra bir şey daha fark edersin: Senin için kaybolmak, yalnızca bir arayış halidir. Ve arayış, hep sonsuza dek sürer.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!