Burnuna değmeğe ramak kalmış karnıyla, şişmiş ayak bilekleriyle oflaya puflaya dolanıyordu Sevgi evin içinde. Hem vücudundaki ağırlığın hem de gecenin nasıl geçeceğinin sıkıntısı ile bedenini nereye yerleştireceğini bilmez haldeydi.
Akşamın büyük tartışmalara gebe atmosferini hafifletmek için Gülizar Ablaya çeşit çeşit yemekler hazırlatmış, masayı donatmıştı. Kayınpederinin en büyük zaafı, özenle hazırlanmış bir sofra ve yemeklerdi. Sofraya şöyle bir göz gezdirdi. Kayınpederinin sevdiği tüm mezeler vardı masada. Ah! Gülizar abla olmasa ne yapardı? Eli ayağı olmuştu. Oysa yıllarca, “Ben kendi işimi kendim yaparım!” diyerek direnmişti kayınvalidesine.
“Kızım olur mu? Sen koskoca Elalmışgillerin gelinisin. Evde yatılı bir yardımcının olması gerekir. Etraf ne der? Af erdesin fakir gibi! Bunca yıl sustum ama artık yeter! Ben aslan torunumun sağlığını düşünüyorum. Senin üç kuruş maaşın yetmez, ben ödeyeceğim kadının maaşını merak etme. Hem neden bırakmıyorsun çalışmayı anlamıyorum. Kocan eşek yüküyle para kazanıyor. Bebek olunca bırakırsın belki ha?”
“Bak anne! Sen hayatın boyunca çalışmamış olabilirsin. Ama koca eline bakmak için okumadım onca yıl. Üç kuruş da olsa gelirim, çalışmaya devam edeceğim. Çocuk olduktan sonra da” diye karşılık vermişti Sevgi.
Kayın Validesi, “Tamam neyse bunu zamanı gelince konuşuruz. Yarın başlıyor Gülizar. Bebek bakımında da deneyimli. Doğumdan sonra da yardımcı olur. Artık itiraz istemiyorum,” deyip noktayı koymuş, Gülizar hemen ertesi gün başlamıştı işe.
Bu gece çok gergin geçecekti kesin. Çünkü kocası son bir haftadır “Oğlumuzun adı, Ejder olacak” diye tutturmuştu.
“Ejder mi? O da ne? Böyle isim konulur mu çocuğa? Düşünsene okulda çocuklar, ejderha diye dalga geçecekler çocuğumla.” diye direnmişti Sevgi.
Ancak kocası Nuh diyor peygamber demiyor,
“Ejder olacak. O kadar! Ben bu çocuğun babasıyım. Oğlumun adını ben koyacağım,” diyordu.
Evlendikten sonra içinden maço bir adam çıkan kocasının yüzüne dehşetle bakıyordu Sevgi. Zamanında hiç prim vermediği, kimin söylediğini hatırlayamadığı “Erkek milleti…” diye başlayan cümleler zihnine hücum ediyordu.
“Yani benim annesi olarak hiç hakkım yok öyle mi? Koydurmam çocuğuna öyle tuhaf isimler,” diyebilmişti boğazındaki düğümle.
Aslında tüm aileyi biraz da bu sebeple çağırmıştı. Kocasını bu inadından vazgeçirmek istiyordu onların da baskısıyla.
Akşam, kayınvalidesi, kayınpederi, annesi ve kız kardeşi hep birlikte oturdular sofraya. Sohbetler samimiyetsiz ve yüzeyseldi ancak kimsede hoşnutsuzluk belirtisi yoktu. Kayınpederi kendinden geçmiş şekilde yemeklere gömülmüştü ki kocası filmlerdeki gibi ayağa kalktı, bıçağıyla kadehini çınlattı ve kocaman bir kayayı masanın ortasına bırakıverdi,
“Ben düşündüm ve karar verdim. Oğlumuzun adı, Ejder olacak.”
Ortalık bir anda buz gibi kesmiş, yemekler boğazlara dizilmişti. İlk tepki babadan geldi,
“Ne? Ne Ejderi? O da nerden çıktı? Küçücük çocuğa öyle isim mi konurmuş? Oldu olacak Dragon koy, daha iyi olur!” dedi alayla.
“Benim oğlum ejderha gibi hem fiziksel hem de ruhani anlamda çok güçlü bir çocuk olacak. Hem rüyamda ilahi bir güç bağırıyordu; Ejder, Ejder, Ejder…”
Baba öfkeyle bağırmaya başladı,
“Başlatma lan ruhani gücüne! Caminin yolunu bilmeyen adam şimdi imanlı mı kesildi başımıza? Biz annenle karar verdik çocuğun adı, Vehbi olacak, rahmetli babamın adı. “
Bu kez Sevgi’nin annesinin sesi tiz bir çığlık gibi girdi devreye,
“Olur mu canım? Küçücük bebeğe Vehbi mi diyeceğiz? Ne ağır bir yük. Ejder ondan da ağır. Rahmetli kocamın adı, Ahmet daha uygundur.”
“Safiye Hanım, bugüne kadar hep sizin dediğiniz oldu. Bırakın da artık bizim dediğimiz olsun,” diyerek el yükseltti kayınvalide.
“Neymiş efendim bizim istediğimiz şekilde olan şeyler? Asıl hep sizin dediğiniz oldu. Sırf gösteriş olsun diye yaptığınız her şeye evet dedik. “
“Hanımefendi, bizler zengin ve soylu bir aileden geliyoruz. Sizin gösteriş dediğiniz şeyler bizim hayat rutinimiz. Hem ben zamanında dedim oğluma, davul bile dengi dengine ama dinletemedik.”
“Siz ne diyorsunuz Alev Hanım? Biz zorla mı verdik kızımızı? Benim kızıma koca mı yoktu?” deyip, ağlamaya başladı Sevgi’nin annesi.
Hararet iyice yükselmişken Sevgi’nin kız kardeşi de girdi topa, “Ay! Ne biçim isimler bunlar böyle? Berkecan gibi modern isimler varken yapılır mı bu küçücük çocuğa?”
Herkes aynı anda konuşmaya, sesler birbirine karışmaya başladı. “Ejder, Vehbi, Ahmet, Berkecan” seslerinin karıştığı uğultu devam etti ta ki gürültüyü bıçak gibi kesen Sevgi’nin çığlığına kadar. Doğum sancıları belki gecenin de stresiyle beklenenden on gün kadar erken başlamıştı. Az önceki kargaşa yerini iş birliğine bırakmış, annesi doğum çantasını hazırlamış, kayınvalidesi doktoru aramış, kocası ve kayınpederinin desteğiyle Sevgi, arabaya taşınmıştı. Trafiğin yoğun saatine denk gelen hastane yolunda başlayan doğum, hastaneye ulaşır ulaşmaz gerçekleşmişti.
Bebek sağlıkla doğmuş, eve çıkmıştı ancak o akşamki gerginlikten sonra hiç kimse isim telaffuz etmeye cesaret edemiyordu. Bebek on günlük oluncaya kadar ismi konamamıştı. Ta ki ailede geleneksel olan, ailenin yaşayan en büyüğünün bebeğin adını dualarla kulağına fısıldayacağı isim koyma törenine kadar. Büyük Halanın kocası 85 yaşındaki Hasip Enişte, bebeği kucağına aldı, önce okudu üfledi, sonra bebeğin babasına dönüp,
“Söyle bakalım Cevat, bebeğin adı ne olacak?” dedi.
Baba, “Ejder olacak enişte,” deyince yine buz gibi bir hava odayı sardı.
Enişte başını iki yana salladı, “Cık, cık, cık!” ladı.
Sonra bebeğin kulağını ağzına yaklaştırdı ve kendi babasının adını tam üç kere fısıldadı,
“Hüsamettin, Hüsamettin, Hüsamettin.”


