İnanması her ne kadar güç gelse de tam karşımda duruyordu. Kirlenmesin diye kapısını sürekli kapalı tuttuğu odasında bugün en az yirmi kişi vardı. Her gün büyük bir özenle kabarttığı kırlentler, şimdi o insanların sırtlarının ağırlığı altında eziliyordu. Üzerine toz kondurmadığı fotoğraf çerçeveleri ise elden ele geziyordu.
Annesinden kalma o el dokuması halının üzerinde öylece yatıyordu, Nenej…
Bugün bu odada, ömrünün çoğunu mücadeleyle harcamış bir kadının vedasını izliyordum.Onunla geçirdiğim o eşsiz anları hayal ederken göğsümde keskin bir sancı belirdi. Gömleğime düşen gözyaşları ve ciğerlerime yetmeyen nefesimle bedenim bu vedaya adeta isyan ediyordu. Kendi deyimiyle, göçüp gitmişti bu dünyadan. Hâlbuki sesi hâlâ kulaklarımdaydı:
“Ölüm de bir yolculuk, bilinmeyene yapılan bir göçtür. Rabbim ayrılık dediğini yaşarken göstermesin sipse.”
Ölüm onun için bir son değil, sevdiklerine kavuşmak için çıktığı kutsal bir yolculuktu. Nenej, her sayfasını heyecanla okuduğum bir kitap gibiydi. Bitmek bilmeyen hikâyeleri ve derin nasihatleri bana çok şey öğretmişti. O; çocukluğunu, gençliğini ve kadınlığını doyasıya yaşayamamış ve ömrünü başkalarına adamış bir insandı. Okumayı çok istemesine rağmen okula gidememiş, okuma yazmayı gazete sayfalarından kestiği harflerle kendi başına öğrenmişti.Babaannem, ailesiyle Kafkasya’dan göçtüğünde henüz yedi yaşındaymış. Yaşı küçük olsa da yaşadıklarını zihnine mühürlemişti. Doğduğu topraklardan kopuşunu, oradan oraya savruluşlarını ve annesinin hiç dinmeyen gözyaşlarını anlatmaktan hiç yorulmazdı. Erken yaşta kaybettiği annesinin acısı hep taze kalmış; o kırmızı elma yanaklarından süzülen yaşlar hiç eksik olmamıştı.
Akşamları soba başında bizi etrafına toplar, masalsı hikâyeler anlatırdı. Sözü bittiğinde ise hayata dair o kıymetli nasihatlerini verirdi. Hatırlıyorum da bu hikâyelerin kaynağını merak ettiğim bir gün, gizlice odasına girmiştim. Küçükken korkudan bakamadığım siyah beyaz fotoğrafları incelerken, başucundaki o kırmızı defterle ilk kez o gün karşılaştım. O defterin sayfalarında, bir kadının birkaç mutlu anısına ve bir çocuğun asla yaşamaması gereken korkunç acılarına dokundum.
Nenej bir satırında, gül kokulu bahçelerdeki salıncakları ve annesinin kahkahalarıyla pişen yemekleri ne kadar özlediğini yazmıştı. Mutlulukla dolu evlerini arkalarında bırakıp yola çıktıklarında, çaresizliğin ne demek olduğunu en acı yoldan öğrenmişti. Perişan insanların feryatlarını duymasın diye babasının şarkılarla kulaklarını kapatışını; hasta çocukları görmesin diye annesinin fularıyla gözlerini bağlayışını satır satır anlatmıştı. Ne yazık ki, onca acıyı anlamasına engel olamamışlardı. Çünkü yol ne kadar uzunsa, zulüm de o kadar büyüktü. Defterdeki bir sayfa vardı ki, onu hiçbir zaman aklımdan çıkaramadım. Nenej ve ailesi, derme çatma bir barakada saklanırken silah sesleriyle uyanmışlar. Bir kadının kucağında bebeğiyle attığı yardım çığlıklarını, barakanın tahta boşluklarından dehşet içinde izlemişler. Şahit olduğu o anlar, gözyaşlarının mürekkebi dağıttığı lekelerle doluydu:
Zavallı kadını sürükleyip bir ağaca bağlamışlar. Önüne bir çukur kazıp, çırılçıplak soydukları bebeği o çukura fırlatarak üzerine toprak atmışlar. Ardından annesini kurşuna dizmişler. Nenej, o an nefes bile almaktan korkarak annesine sarılmış ve yıllar sonra o dehşeti şu cümleyle not düşmüş: “Canavarlarla dolu bir dünyadayım ve onlar bebekleri parçalıyorlar.” Bir çocuk için ölümden de ağır bir gerçekti bu. Sığındıkları ilk memlekette de huzur bulamamışlardı. “Hastalık getirirler” korkusuyla dışlanmış, camları taşlanmış, evleri boyanmış. Küçük Nenej’in annesine “Gidelim buradan, yoksa bizi parçalayacaklar” sözü üzerine ailesi yeniden yollara düşmüş. Tam bir yıl süren o savruluşta; suçsuz insanların nasıl yersiz yurtsuz kaldığını, sefaletin karanlığını ve güce tapanların insanlığı nasıl katlettiğini öğrenmişler.
İşte bende de o kırmızı defteri okuduğum gün “Kendi yurdundan koparılanların hayatta kalma mücadelesinin asla bitmediğini, bir yere kök salsalar bile o yükü ömür boyu taşıdıklarını, o yaraları bir miras gibi nesillere aktardıklarını öğrenmiştim.” Canım Nenej, şimdi kendi bedenine veda ederek sonsuz bir yolculuğa çıktı. İnancımız ne olursa olsun, bu onun çıktığı son göçtü ve bu göçte ne haksız bir zulüm vardı ne de dinmek bilmeyen bir öfke.
O gün o odada beyazlar içindeki pamuk tenine son kez baktığımda; yüzünde, o gül kokulu bahçedeki salıncakta sallanan küçük kızın huzurlu gülümsemesi kalmıştı.
Yazıyı nasıl buldunuz?
Oy için yıldıza tıkla!
Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı
Oyu yok
We are sorry that this post was not useful for you!
Let us improve this post!
Tell us how we can improve this post?


