
Ve güneş, bir bedeni bir ülkeden bir ülkeye, bir bedenden başka bir bedene götüren, zamansız zamanlar arasında düşünce dehlizlerine sıkışıp, boğulan ve bu düşüncelerin her bir karesinde ayrı bir acı, sevgi, apayrı bir hüzün, yok oluş, kendinden binlerce benlik çıkartıp, her biriyle ayrı ayrı yüzleşip, hayattan bir parça daha kopartan geceden sonra Melani’nin dünyasına bir kere daha nelere şahitlik edeceğini bilmeden, bütün berraklığı ve aydınlığıyla yeniden doğmuştu, hepimizin hayatlarında olduğu gibi…
Böyle göz kamaştıran aydınlığın arkasında kuyuda kalmış bir yürek, çalınmış zamanlarda kendi uçurumlarından doğmaya uçan küçük bir kelebek, ikiye bölünmüş bir yürek haritası ile adresini arayan bir yolcu, hüznün ilk adresi, ilk ve son durağı, ismi kadar hüzne, aşka, sevgiye, kaybolmuşluğa âşık bir can, işte Melani… Kaybolmuşluğun ilk adresi… Biliyordu aslında ikiye bölünmüş yüreğinin dilini, bir yarım küresinde iklim buzul bir yarım küresinde mevsim bir ömür boyu sonbahar olmuştu, fakat bilmek inanmaya yetmiyordu çoğu zaman. Sevgiden alırdı tüm gıdasını, sevgiyle beslendiği zamanlarda tüm dünyayı avuçlarına alacak kadar büyürdü düşünceleri, tüm uçurumlardan kendine uçar, büyürdü. Bir parça az sevildiğini hissetse iliklerine kadar üşüyecek, tutunduğu bir babanın elini kaybetmiş gibi ürkek, çaresiz, kaybolmuş küçük bir çocuğun bakışlarına dönüşecekti yüreği. Dehlizlerinde istemsiz çırpınışlar oluşacak, tekrar tekrar yanıtlamaya çalıştığı soru işaretlerinden oluşan cümleleri gününe serecekti. O yüzden sevilmemenin kokusu çarpardı gününün bir köşesine… Tüm renkleri birleştirip oluşturduğu modern tuvalinde anlaşılmanın tek iletişim şekliydi sevgi…
Herkesin hayatına doğan bu güne başlayamadan düşünceleri onu bir anlık, aslında bir ömürlük olan geçmişine atıvermişti yine… Yazmalıydı, yazmasa çıldıracaktı…
Elindeki kağıt kendi ruhumun yaşadığı iklimleri, bir hattat, bir heykeltıraş gibi büyük bir ustalıkla üzerine kazıması için öylesine haykırıyordu ki beynine ,böyle dipten gelen duyguların kendi bedenine işlenmesine hasret kalmış bir durumdaydı sanki.Yazmalıydı,yazmasa çıldıracak,elindeki kağıdı incitecekti sanki.canlı ve cansız iki nesne arasında uzunca süren bir telepatiden sonra her ikisi içinde ne kadar gerekli olduğunu anladı.O içinde geçmişini bugüne taşıyan zamanın oluşturduğu dünyanın haritasını kelimelerle çizerek kağıda kendinden bir parça daha verecek,kağıtta böylesine içten duyguların kendi üzerine bizim yazı dediğimiz çeşitli sembolik şekillerle kazılmasından büyük bir haz duyacaktı.Başlamadan böyle olacağını hissetmişken, dışarıdan gelen martı sesleri dolduruyordu yalnızlığını…
Öldürdüğü, kirlettiği, birçok ilişkisinde olduğu gibi bunda da katili olduğu yolculukta sevgiliyle geçen bir an tekrar çarptı hastalıklı düşüncelerine ve kalemi teslim aldı geçmişi bir kez daha. Sanki farklı kimliklerin yaşadığı bir olaya dışarıdan tanıklık etmiş gibi anlatmaya başladı tek sığınağı olan kâğıda…
-‘’Senin çizdiğin bir tuvalin içinde en güzel renk ben oluyorum, rengim hiçbir renge benzemiyor, hiçbir renge benzemezken her renk oluyorum aynı zamanda, sen oluyorum o tuvalde. ‘’Ama…’’ der adam.
_’Ama ney..?’ der kadın.
Bu düşünce aklına her geldiğinde sanki tekrar tekrar canı yanan bir adamın bakışları hakim alır sessizliği. Sanki bir anda yürüdüğü o yoldan onu çekip alabilecek birileri sarmıştır etrafını. Kadın dinler, o büyülü aşk kokusu beynini sarmışken…
-‘Ama ‘ der tekrar adam, dilinin ucuna gelir ve söyler:
‘KORKUYORUM’…
Kadın korkuyorum kelimesini ilk defa duymuş gibi ne anlama geldiğini merak eden bakışlarla hapseder adamı. Bu şaşkınlığı kelimenin ne anlam ifade ettiğini bilmediğinden değil, kelimenin altında kıvrılıp, ezilen düşüncenin ne olduğunu bilemediğindendir…
‘ Bu ne demek olabilir ki? Ben bütün varlığımı sana adayıp, bütün ruhumu sana teslim etmişken, penceremi senle doğan güneşe açıp, gece sen yanımdayken bile sana alnı özlemlerle dağınık bir akşam getirirken bu yersiz korku neden. Buradayım, en yalın en somut halimle buradayım. Görebileceğin en gerçek, en çıplak halimle bütün surlarımı yıkarak araladım sana yüreğimi… Başucundayım…’
_’Beni de bu korkutuyor’ der adam…
Anlamamıştır kadın. Bu kelimeye defalarca başka ağızlardan da duymasına rağmen hiçbir zaman anlayamamıştır. Bu duyguyu hiçbir zaman yaşamadığından, hissedemediğinden anlayamamış, komik olduğu kadar ilginçte gelmiştir kadına. Hep çok güçlü olan tarafı oynamış, galiba da kimseye tamamen teslim etmemişti yüreğini. Belki de o yüzden her ilişkinin katili olarak yer almıştı hikâyelerinde. Belki de hiç boğulacak kadar yüzmemişti, sadece çok yüzdüğünü, çok açıldığını düşünmüştü o zamana kadar. Nedensiz gelen bu korku da neyin nesiydi, neyi anlatmak istiyordu sevgili…
Ve adam açıklar;
‘Her şey bir masal gibi devam ediyor, sanki kalem elimizde biz yazıyor, biz oynuyoruz. Başkalarının düş kahramanları değil, kendi yazdığımız masalın kahramanlarıyız. Kalemimiz kırılacak, bu büyülü yaşam bir anda son bulacak ve sen kaybolacaksın, hiç olmamış gibi gideceksin sanki. Kalp atışlarımın ritmi bile sana göre ayarlanmışken öyle bir zamanda nasıl nefes alacağım diye korkuyorum. Korkum bu yüzden be sevgili’ der ve dalar gecenin gizemli karanlığına, mutlulukla hüznün buluştuğu noktadan tutarak…
Çok ilginç gelmişti şimdiye kadar, kadın için bu açıklama…Derindi yüreği,en derinlerde yüzdüğünü sanıyordu aslında.ama daha gidilecek çok yol,aşılacak çok tepe,ayaklarının çıplaklığıyla geçilecek çok dereler vardı..Ne görmüştü ki… Korkuyu anlayamamıştı bugüne değin. Gereksiz, yersiz korkuyu… Tatmadığı bir meyvenin tadının nasıl olduğunu nerden bilebilirdi ki…
Kalemi bırakıp, gözlerinden damla damla dökülürken sözcükler Melani şimdi anlamaya başlamıştı, korkmak aşkın ikinci bir adıydı… Ve sızlayan dilinde Neruda’ya ait bir dörtlükle selamladı doğan günü;
Seni sevdiğimi göreceksin sevmediğim zaman,
Çünkü iki yüzüyle çıkar karşına hayat.
Bir sözcük sessizliğin kanadı olur bakarsın,
Ateş de pay alır kendine soğuktan…

