Antiscia doğmadan önce vardı.
Adı söylenmeden önce bilinenlerdendi. Tanrıların bile birbirine bakmadan konuştuğu çağlarda, gölgelerin yönünü tayin eden bir yasaydı o. Güneş yükseldiğinde her şeyin bir karşılığı olurdu; işte Antiscia, bu karşılığın kadınıydı.
Ona aşk yakıştırılmazdı. Çünkü aşk, iki varlığın birbirine yaklaşma arzusuydu; Antiscia ise yaklaşmadan bilirdi. Dokunmadan tanır, ses duymadan ayırt ederdi. Kalbi vardı; ama kalbi bir kişiye değil, yazgıya açıktı.
Zaman henüz var olmadan önce, tüm olacak olanlar toplanıp bir noktaya gizlendiğinde; Zamansızlığın mıntıkasında gökler katında kaderler tayin edildi. Açıldığında zaman ve başladığında yaşam, yersel bakışla birer birer sırasıyla yaşanacak olanlar, göklerin gözüyle hepsi bir arada ve bir anda olup bitti. Anın bu mahşeri/ kadersel kalabalıklığında kendi kaderine sahip çıkmak ile görevlendirildi ruhlar. Öyle ya, bir defa yere indiklerinde yani zamanın içine düştüklerinde, unutmak, kaybetmek ve bulamamak tehlikesi bekliyordu ruhları. Tek yönlü görülen zamanın kendi varlığındaki bunca çokluğunda.
Antiscia… Göklerin beyazı, tül gibi seyyal süzülürdü yıldızlarla birlikte. Kanatlı At yaklaştı yere inmeden önce: “Kalbindeki yeşil sırrı unutma! Yeryüzünde doğuştan cezalıyız biz. Göklere aitiz.” dedi.
Zamanın içine girme vakti geldiğinde kalbindeki yeşil sırra sarıldı. “Hatırlayacağım” dedi, kendi kendine. Yeniden seslendi Kanatlı At: “Kader yaşansın ve tarih yazsın.”
Yer yüzünde ilk nefesini alırken, kalbindeki yeşilin şifa dolu sevgisi ile baktı etrafa. Gözleri bu yüzden yeşildi. Bu, onun sevme kabiliyetiydi.
Zamanın içinde yol yürüdü…
Göklerin kızıydı. Yıldızların arasında büyütülmüş, ay ışığıyla yoğrulmuştu. Ayakları toprağa değmezdi; çünkü değerse unuturdu. Dünya onu çağırırdı ama o çağrıya ancak yukarıdan cevap verebilirdi. Yeryüzünü severdi; fakat sevgi, onda sahiplenmeye dönüşmezdi.
Bir adam vardı, aynısı değilse de aynası olduğu. Henüz adı yoktu. Henüz kendisi de kendini bilmezdi.
Tanrılar onu konuşurken fısıltıya sesleri kısarlardı. Çünkü bu adam, Güneş’in tahtına göz diken değil; Güneş’i yerinden eden olacaktı. Işığı devralmak için değil, ışığın yükünü taşımak için doğmuştu.
Antiscia onu hiç görmeden bilirdi. Görseydi bilmesi gerekmezdi. Oysa bilmek, Antiscia’nın kaderiydi.
Kadın Ayna derlerdi ona. Ama bu ayna su gibi değildi; yüz göstermezdi. Onda bakılan şey, bakanın henüz cesaret edemediği yazgısıydı. Antiscia kendine baktığında, adamın gölgesini görürdü. Adam kendine baktığında ise henüz Antiscia’yı göremezdi.
Güneş doğmadan hemen önce, göklerde bir titreşim olurdu. O an Antiscia uyanmazdı; çünkü zaten uyanık olmak, onun için sıradan bir hâldi. O, uyanıştan önceki bilgiyi taşırdı. Eskilerin dediği gibi:
“Güneş’in doğuşunu ilk uyananlar görür.”
Antiscia ise Güneş’in neden doğduğunu bilirdi.
Adam, uzak bir coğrafyada, başka bir adla, başka bir bedende nefes alırken; Antiscia gölgelerin yönünü ona göre ayarlardı. Bu bir çağrı değildi. Bir davet hiç değildi. Çünkü kader, çağırmaz; yerini hazırlar.
Antiscia kendinden söz ederdi.
Yalnızlığını anlatırdı, göğe ait olmanın ağırlığını.
Ama her kelimesi, adamın yoluna düşen bir işaretti.
“Ben aynayım,” derdi, “ama sana yüzünü göstermek için değil, senin ışığını taşıyabileceğin yeri açmak için.”
Göklerin kızıydı.
Bulutlarla ve yıldızlarla sohbet etmeyi severdi Antiscia. Sevildiğini de bilirdi. Bir de ‘Güneş Gibi Olan’ o adamı bilirdi.
En parlak yıldızla konuştuğu bir gecede ayak ucu toprağa değdi. O anda kanatlı atın sözü birden bire değişti: “Tarih, biz yazalım diye yaşanmakta.”. Yazanlardan oldu Kadın Ayna.
Ayakucu yere değdikten sonra, diasporaya benzeyen bir acı hissetti kalbinde. Hatırlamak isteyen insanların yaptığı gibi elini alnına götürdü. Sürgün gibiydi. Elini kalbine koyunca iyileşti.
Aşk, bu hikâyeye girmedi. Çünkü aşk eşitler arasında olur. Antiscia ile adam arasında eşitlik değil, izdüşüm vardı.
O biri için yanmazdı; ama biri için yanacak olan ateşi bilirdi.
Zamanın şahitliğini Yazanlar, finali kaleme aldılar:
“Güneş yükseldiğinde, gölgeler kısaldı. Antiscia geri çekildi. Çünkü her kadın-merkezli mit, sonunda kadının görünmezliğiyle tamamlanır. Müjde verilir, isim silinir.
Adam hâlâ bilmiyordu. Ama artık geri dönüş yoktu.
Antiscia göğe dönerken şunu biliyordu:
Bazı kadınlar sevilmek için değil,
bir çağın yönünü değiştirmek için vardır.
Ve bazı aynalar, kendilerine bakılmadan da kaderi yazarlar.”
Gölgelerin yönünü tayin eden yasaydı o, kendini gurbette değil, göğün ilahi sevgisiyle sarmaşıklanmış hissederdi. Yalnız o adamın diasporasında olmak acıtıyordu kalbini.
Kendiyle yahut kaderiyle kavga edercesine yeşil gözlerini kocaman açıp itiraz etti Kadın Ayna: “Sevme yeteneği, değil miydi bana göklerden emanet! Neden bu dünyada da vuslat olmasın?”
Bakışlarını önce yere, sonra göğe çevirdi: “Elbette, sevebilmek ille de vuslat gerektirmez…”
diyebiledi.
Yazanların sözlerini tekrar etti:
“Bazı kadınlar sevilmek için değil,
bir çağın yönünü değiştirmek için vardır.
Ve bazı aynalar, kendilerine bakılmadan da kaderi yazarlar.”



