ALTINI BUL
Herkesin hayatının öncelikleri farklıydı. Nedense herkes kendi önceliğini dayatır, ortak alınan
kararlarda mutlaka bir taraf geride kalırdı.
Sokak, sabahın köründe bile kirliydi. Yağmur yağmış, sokağın pisliği sadece yer değiştirmişti.
Kadın, ayakkabısının ucuna yapışan çamuru önemsemedi. Başını kaldırmıyordu; göğe
bakarsa altını kaçıracağını sanıyordu. İnsan yoksulluğa düşünce akıl da bir yerden sonra eğilip
bükülüyordu.
Altın arıyordu.
Gerçekten.
Her adımda kaldırımın çatlaklarına, su birikintilerine, paslı mazgallara baktı. Bir yerlerde
unuttuvermiş olmalıydılar o altını. İnsanlar sahip oldukları her şeyi unuturdu; o bunu
biliyordu.
Kafasında hesaplar yapıyordu ama rakamlarla hiçbir zaman arası olmamıştı. Zaten çalışmak
da bir yere kadardı. Güzel olmak, iyi olmak… Bunların hiçbirinin borçlu bir kadına faydası
yoktu. Hayat, yol tam açılmışken insanı geri iter, başa sarardı. O da buna alışmıştı; insan aynı
taşla kaç kez yara alırsa alsın yine oraya basıyordu.
Gemiler geldi aklına. Eğer o dönemde kadınların çalışması lanetli sayılmasaydı, belki
denizlerde olurdu şimdi. Tek tanıdığı, gençliğinde fotoğrafını duvara astığı bir adamdı. Ona
“kaptan” demek hoşuna giderdi. Denizleri yönetebilen bir adama seslenmek güçlü
hissettirirdi. Ama ona açılmazdı; yabancıya ihtiyaç söylemek ayıptı. Hem anlatsa ne olacaktı?
İnsan ne kadar anlatırsa o kadar eksilirdi.
Bu yüzden şansa güveniyordu. Şans dediğin, kimsenin üstlenmediği bir borç gibi bir gün
insanın karşısına çıkabilirdi belki.
Her sabah aynı yolu yürüyordu: meydandan sahile. “Bugün bulurum belki,” diyordu.
Bulduğu şey çoğu gün yalnızca yorgunluk oluyordu.
Bir tane büyük altın bulsa… Borçlarını kapatırdı. Birkaç hafta da başını dinlerdi. Kimseye
eyvallahı kalmazdı. Çünkü eski dostlar bir gün mutlaka düşman olurdu; bundan emindi.
O yüzden kimseye gitmiyor, kimseye dönmüyordu.
Başını kaldırmadan yürüyordu.
Aradığı altın mıydı, yoksa başka bir şey miydi artık kendisi de bilmiyordu. Ama sabahın
köründe, çamurun içinde, karanlıktan önce davranmış bir kararlılıkla aramaya devam etti.
O sabah sahile indiğinde hava tuhaf bir sessizliğe bürünmüştü. Dalgalar bile nefesini tutmuş,
kadının eğik omuzlarını izliyordu. Gökyüzü de eskisi gibi değildi.
Kaldırımda ilerlerken, ayağı bir şeye takıldı. Durdu, eğildi. Gözünde paslanmış bir kapak
parladı. Altın değildi elbette; bu kadar kolay olamazdı. Yine de eline aldı, çevirdi ve cebine
koydu. İnsan bazen değersizi saklardı; belki bir gün değerli olur diye değil, elinin boş
kalmasına dayanamadığı için.
Bir bankta oturup nefeslendi. Yanında yaşlı bir adam denize bakıyordu. Kadın başını
kaldırmamak için kendini tuttu. Yabancılar meraklı olurdu; sorar, konuşmak isterlerdi. Oysa o
gün konuşacak bir şeyi yoktu. Adam sessizliğini bozmadı. Bu bile rahatsız etti kadını;
insanlar iyi olduklarında da kötü olduklarında da rahatsız ederdi.
Cebindeki kapağı çıkardı, tekrar baktı. “Bunu da mı taşıyacağım?” diye geçirdi içinden.
Yoksulluk insanı tuhaf bağlara mahkûm ederdi; değersiz şeyler bile kaderin ipuçlarıymış gibi
gelir, insan onları taşıdıkça ağırlığa alışırdı.
Sahil yolundan pazara doğru yürüdü. Esnaf tezgâh açıyordu. Kimse ona bakmadı; bu da bir
tür rahatlıktı. Görünmez olmak bazen bir lütuf sayılırdı. Bir balıkçı, kasasındaki suyu
boşaltırken bir şey metalik bir sesle yere düştü. Kadın istemsizce irkildi. Sesin geldiği yere
baktı ama adam hızlı davranıp eşyayı yerden aldı. Kadın sadece bir anlık parıltıyı görmüş, o
kadar. O kısacık an bile günün yönünü değiştirebilirdi; ama değiştirmedi.
İçinde bir öfke kabardı. İnsan, umut ettiği şeyin yerini bilmese bile, bir başkasının eline
geçtiğini fark edince öfkelenirdi. Bu, altın için bile geçerliydi.
Bir süre yürüdü. Sonra durup başını kaldırdı.
Gökyüzü griydi, kasvetliydi; ama ilk kez bakmak istedi. Doğrulurken sırtı sızladı. Belki altını
hiç bulamayacaktı. Belki kaderin davranış biçimi insanın göz hizasını hep aşağıda tutmaktı.
Ama o gün bir şey oldu:
Arayışı ilk kez ona yorgun geldi.
Bu da bir tür işaretti belki.
Sonra başını yeniden eğdi, yürümeye devam etti. Çünkü başka ne yapabilirdi?
Altın aramak saçmalıktı; ama vazgeçme lüksü yoktu.
Ve insan en çok bu arada ezilirdi işte.
“Bir insanın başını yere eğdiren kader, ne kötü kader…” diye düşündü. Sonra ürperdi.
“Düşünmek de bir çeşit dilektir,” dedi kendi kendine. “Bunları ben söylemedim; bir anda
aklıma hücum etti. Kör şeytan sızdırdı, Tanrı cezasını versin…”
Ertesi gün yine aynı yolu izleyerek önce meydana, sonra sahile indi.
Korkağı oynar gibi etrafına baktı. Kimsenin onu işitir bir hâli yoktu ama düşünceleri sanki
yüksek sesle söylenmiş de biri duyacakmış gibi tedirgindi. Kaderi düşünmenin bile kaderi
çağırmak olduğuna inanıyordu. İnsan, felaketi ne kadar reddederse o kadar yakınına gelirdi;
bunu yaşayarak öğrenmişti.
Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Ayaklarının altındaki taşlar değişmemişti; dünya aynı
kasvetli dünyaydı. Ama onun yeni bir şey hissetme ihtiyacı daha baskındı. Bir yerlerde bir
kapı kapanmış gibiydi. Kendine ait olan; ona ait olduğu için bir türlü açılmayan bir kapı.
Yutkundu.
Tam o sırada, bir çöp konteynerinin yanında duran bir gölge fark etti. Çekik omuzlu, ince
uzun bir adamdı. Elinde küçük, parlak bir şey tutuyordu. Kadının gözleri istemsizce o
parıltıya takıldı. Adam başıyla onu süzdü, nesneyi cebine attı ve arkasını dönüp yürümeye
başladı. Kadın bir adım attı, sonra durdu.
“Dur,” demek geçti içinden ama sesi çıkmadı. İnsan en çok ihtiyaç duyduğu anda
sessizleşirdi.
İçini delen his kıskançlık değildi; daha beteri.
Kaybetmiş olabileceğine dair o karanlık ihtimal.
Aradığı şeyin belki de adamın cebinde olduğu düşüncesi.
Bir süre olduğu yerde kaldı. Sonra, alıştığı o yutkunarak ilerleme hâline geri döndü.
Yürürken aklından şu geçti:
“Belki altın diye bir şey hiç yok. Belki benim için yok. Belki herkesin payına düşen bir
mucize vardır ve benim payımı biri yanlışlıkla aldı.”
Bu düşünce ona hem saçma hem tehlikeli geldi.
“Saçmalama,” diye fısıldadı kendine. Bu kez sesi çıktı ama kelime havada eriyip kayboldu.
Sahile yeniden yaklaştığında yağmur ince ince başlamıştı. Damlar yüzüne vuruyor, çamuru
daha da yumuşatıyordu. Kadın başını bu kez istemsizce kaldırdı. Gri gökyüzünde küçük bir
açıklık vardı; güneş değil ama sanki bir şey nefes alıyordu orada. Kadın bir an durdu, sanki o
açıklıktan kendisine bir cevap gelmesini bekledi.
Gelmedi.
Dünyanın sessizliği bazen insanın kalbini çırılçıplak bırakırdı.
Tam yürümeye devam edecekken bir ses duydu: metalin metale çarpma sesi.
Bu kez gerçekten yakındı.
Döndü.
Ama sesin geldiği yerde kimse yoktu.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!