Bölük pörçük, yarı uyur yarı uyanık bir gecenin sabahında, bütün gün kendisine ayırabileceği son bir saatin hevesiyle mutfağa girdi Zeynep. Az şekerli duble kahvesini yapıp doğan günün renksiz hayatına bir ışık olması umuduyla oturdu mutfak penceresinin önüne. Yüzünü güneşe dönüp gözlerini kapattı. Güneşten gelen ışığın ve sıcaklığın yüzüne değmesine izin vermişti ki, içeriden gelen bir haykırış kulaklarını tırmaladı,
“Zeynep, Zeynep buraya gel! Çişim geldi.”
Kulaklarını tıkamak istiyordu. Duymak istemiyordu bu sesi. Tam iki yıldır aynı bağırışla yerinden sıçramaktan bıkmıştı.
Tekrar bağırdı annesi: “Zeyneppp!”
“Ah anne! Şu kahveyi bile reva görmüyorsun. Zaten neyi gördün ki?” diye söylendi, “Tamam geliyorum anne,” deyip bezgin ve yorgun oturduğu yerden kalktı.
“Niye bu kadar geciktin? Az daha altıma kaçıracaktım.”
“Yapsaydın anne altında bezin vardı.”
“Tut tut, kaldır beni tuvalete götür!” dedi annesi sinirle.
Bin bir zorlukla koltuk altlarından tutup kaldırdı, tuvalete götürdü. Annesi, “Ah sırtım, ah bacaklarım, ah ayaklarım!” diye inlerken yatırdı onu yatağına. İki yıl önce başlayan rahatsızlığın şimdi dönüştüğü halde annesi artık yataktan tuvalete gitmek için bile tek başına kalkamıyordu.
“Şu yüzünün haline bak. Hiç bakmıyorsun kendine. Saçlarını da boyatmıyorsun. Yaşlı kadınlara döndün iyice,” deyiverdi annesi birdenbire, çatallı dilinden zehir saçarak.
“Ne varmış yüzümde? Kırk yaşımı geçtim ben de. Öyle olması normal değil mi?”
“Bir sürü yöntem var artık. Yaptırsana botoks motoks bir şeyler. Daha genç görünürsün. Hem belki bir kısmetin de çıkar. Kim bilir? Ama bu gri saçlarla zor biraz.”
Öfkelendirmeye bayılıyordu annesi Zeynep’i bu haldeyken bile. Çocukluğundan beri annesinin sevgisinden şüphe ederdi. Bu şüphe tohumunu annesi atmıştı içine, herkesin yanında hiç bıkmadan defalarca anlattığı doğum hikayesiyle. Hikayedeki bebek öyle çirkin öyle biçimsiz doğmuştu ki annesi ondan çok korkmuştu. Kucağına bile alamamıştı ilk birkaç gün, sütü de gelmemiş emzirememişti Zeynep’i. İşte belki bu sebepten hiç yakın hissedememişti annesini kendine. Hayatı onun sevgisini kazanmaya çalışmakla geçmişti.
“Ben halimden memnunum. Sana ve suretleri giderek birbirine benzeyen arkadaşlarıma inat yaptırmayacağım bir şey. Her yerden üstüme üstüme gelen bu genç kalma pompalamasından bıktım artık,” dedi Zeynep öfkeyle.
“Tamam tamam. Sana da bir şey söylenmez zaten. Bu dik kafalılığın yüzünden kaldın evde. Dün gece ayaklarımın ağrısından hiç uyuyamadım yine. Hadi ayaklarımı ov biraz!” diye buyurdu annesi bu defa.
Zeynep yatağın ayak ucuna oturdu, önce sağ ayağını alıp kucağına koydu. Ovmaya başladı, elinde zımpara kâğıdı hissi uyandıran, çorak topraklar gibi derin çatlaklarla dolu ayak tabanını. Mantarın yok etmeye başladığı başkalaşmış tırnaklara bakınca içinde hafif bir tiksinti hissetti.
Annesi kadar acımasızlaşıp, “Sen yıllarca yüzünü gözünü şişirttin de ne oldu? Engelleyebildin mi babamın seni genç bir kadın için bırakmasını? Ayaklarının seni terk etmesini engelleyebildin mi?” diyecekti ki “Cennet anaların ayaklarının altındadır. Ne yapsak onların hakkını ödeyemeyiz,” diye fısıldadı kulağına, çocukluğundan kim olduğunu hatırlayamadığı bir ses. Sustu, bir şey demedi.
Annesinin genç ayakları geldi gözünün önüne. Her zaman kırmızı ojeli, bakımlı, pespembe topuklu o güzelim ayaklar. Nasıl olmuştu, ne ara bu hale dönüşmüştü? Zihni onu bırakmadan, şişik dudaklarına, kalkık kaşlarına inat, ayakları aceleci davranmıştı onu terk etmekte sanki. İçinde belli belirsiz bir şefkat duygusu yükseliyordu ki annesi hırsla çekti ayağını.
“Bırak bırak! İnsan önce biraz topuk kremi filan sürer. Bir işi doğru düzgün beceremezsin zaten. Cemile gelince ovar ayaklarımı. Sen git kahve keyfini yap!” dedi, topuklarının sertliğindeki sesiyle.
Ömrü boyunca güzelliğinden başka sermayesi olmamış, bütün hayatını kuruntularla geçirmiş, bırakıp gidememenin, bir adamın eline bakmanın ve günün birinde terkedilmiş olmamın acısını ömrü boyunca kızından çıkarmış annesinin yüzüne bakakaldı. Artık tek başına yürüyemez haldeyken bile onunla derdi hala bitmemişti. Zeynep kızı mı yoksa annesini olduğuna bir türlü karar veremediği annesinin yüzüne bir süre daha baktı ve çıktı odadan.
Cemile’nin gelişine daha yarım saat vardı. Gözü bütün gün topuklu ayakkabıların içinde oradan oraya koşturan, nasırlı ayaklarına takıldı. Zihninden önce ayaklarının onu terk etmemesini diledi. “Çıkışta pediküre gitsem iyi olacak sanki,” diye düşündü. Buza kesmiş kahvesini kafasına dikti. “Bir an önce gel Cemile. Sıkıcı işime gideyim de bir süreliğine de olsa annemin sesini duymayayım,” diye düşünürken, kapının açıldığını duydu.
Kapıdan giren Cemile’ ye sarılıp ağlamak geldi içinden. Gözpınarlarına biriken yaşlar taşıp içini doldurmadan çantasını kaptı, topuklu ayakkabılarını giydi ve çıktı kapıdan.
Yazıyı nasıl buldunuz?
Oy için yıldıza tıkla!
Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı
Oyu yok
We are sorry that this post was not useful for you!
Let us improve this post!
Tell us how we can improve this post?


