Ağır Yorgan
I. Gecenin İlk Çöküşü.
İzmir’in Karşıyaka semtindeki eski apartman dairesinde saat gecenin iki buçuğunu geçiyordu.
Burcu, günün yorgunluğunu üzerindeki ağır yorganın altına saklamak istercesine yatağında
büzüldü. Dışarıda Ege’nin nemli, uğultulu rüzgarı pencereleri zorluyor, ahşap panjurlar seyrek
aralıklarla duvara çarpıyordu.
Çalışma masasının üzerindeki daktilonun yanında duran küçük masa lambasını söndürdüğünde,
odanın içine sokak lambasının cılız sarı ışığı süzüldü. Bu ışık, duvardaki kitaplıkların ve eski tablo
çerçevelerinin gölgelerini uzatarak odayı tanımsız şekillerle dolduruyordu. Burcu gözlerini kapattı.
Zihni gün boyu yazdığı hikayelerin, yarım kalmış cümlelerin ve zihnini kurcalayan karakterlerin
kalabalığıyla doluydu.
Uyku, yavaş ve koyu bir sis gibi çöktü üzerine.
Ancak bu kez uykuya geçiş huzurlu olmadı. Önce kulaklarında garip bir çınlama belirdi. İnce,
yüksek frekanslı bir ses… Sanki çok uzaklarda bir metal parça mermere sürtünüyordu. Ardından,
odadaki havanın aniden soğuduğunu hissetti. Isı birkaç derece birden düşmüş, genzini yakan kurşun
gibi ağır ve buz gibi bir hava odayı kaplamıştı.
Burcu uykudan uyanmak istedi. Göz kapaklarını açmaya çalıştı.
Başardı da. Veya öyle sandı.
Odanın tavanı ve sokak lambasının sarı ışığı tam karşısındaydı. Ancak vücudunda tek bir kas bile
hareket etmiyordu. Parmağını oynatmak istedi; parmağı kaskatıydı. Çenesini sıkıp derin bir nefes
almaya çalıştı ama göğüs kafesi sanki beton bir blokla ezilmiş gibiydi. Akciğerlerine hava
girmiyordu.
Sadece uyku felci, dedi kendi kendine, zihninin panikleyen köşesi. Mantıklı ol Burcu. Beynin
uyandı ama bedenin hâlâ uykuda. Birkaç saniyeye geçecek…
Fakat mantığı, odanın kapısının hemen yanındaki gölgede meydana gelen o değişimi
açıklayamıyordu.
Kapı aralığındaki zifiri karanlık kütle yavaşça büküldü. Sokak lambasının ışığını emen, ışığın bile
etrafından dolaşmak zorunda kaldığı koyu, zift gibi bir gölge duvardan süzülerek yatağa doğru
ilerlemeye başladı.
II. Göğüsteki Taş.
Gölgenin belirgin bir yüzü veya insan formu yoktu. Daha çok, çürümüş bir kumaş parçası gibi
dalgalanan, kenarları düzensiz ve sürekli biçim değiştiren üç boyutlu bir karanlık yığınıydı. Ancak o
karanlığın ortasında, tam Burcu’nun göz hizasına gelen yerde, iki küçük nokta parlıyordu. Işık
saçan gözler değil; aksine, var olan tüm ışığı yutan, korlaşmış kuyu boşlukları.
Gölge yatağın ayak ucunda durdu.
O an odadaki sesler tamamen kesildi. Dışarıdaki rüzgarın uğultusu, panjurların tıkırtısı, uzaktan
geçen araba sesleri… Her şey bir bıçakla kesilmiş gibi yok oldu. Mutlak, boğucu ve felç edici bir
sessizlik çöktü.
Varlık, ayak ucundan yatağın üzerine doğru tırmanmaya başladı.
Burcu dehşet içinde çığlık atmak istedi. Boğazını zorladı, ses tellerini yırtacak gibi kastı kendini
ama ağzından çıkan tek şey, genzinden süzülen fısıltılı, zayıf bir hırıltıydı. Bedeninin kontrolü
tamamen elinden alınmıştı.
Varlık yavaşça Burcu’nun bacaklarının üzerine çöktü. Tonlarca ağırlıktaki bir demir kütlesi
bacaklarını ezmeye başladı. Ardından dizlerine, karnına ve en nihayetinde göğsünün üzerine
tırmandı.
Burcu artık nefes alamıyordu. Göğüs kafesi tamamen çökmüş gibiydi. Varlığın o soğuk, dünyevi
olmayan ağırlığı kalbinin üzerine oturdu. Omuzları yatağın şiltesine gömülüyor, sanki altındaki
karyola kırılıp onu yerin dibine çekecekmiş gibi bir hisle kaplanıyordu.
Varlık eğildi. Yüzü olmayan o zift karanlık, Burcu’nun yüzüne sadece birkaç santim uzaklığa geldi.
Burcu, varlığın nefesini hissetti. Bu nefes sıcak değildi; aksine toprağın altından, nemli bir mezar
odasından gelen buz gibi, çürümüş ot ve küf kokulu bir hava sirkülasyonuydu.
Kulağının hemen dibinde, zihninin doğrudan içinde yankılanan bir fısıltı belirdi. Bu ses bir dile ait
değildi. İnsan ses tellerinden çıkamayacak kadar pürüzlü, metalik ve katmanlı bir uğultuydu:
“Çırpınma… Sen sadece izleyicisin.”
III. Bilincin Sınırı
Karabasan.
Burcu gözlerini kapatmaya çalıştı ama eyelids bile kilitlenmişti. O karanlık siluete bakmak
zorundaydı. Karabasan, sadece bedenini hapsetmemiş, zihninin kapılarını da zorlamaya başlamıştı.
Zihninin içine korkunç imgeler dolmaya başladı. Asırlar önce bu topraklarda uykusunda boğularak
ölen insanların son anları, karanlık odalarda çaresizce çırpınan bedenler, soğuk taş zeminler…
Karabasan bir varlık değil, insanlığın var oluşundan beri süregelen o ilkel gece korkusunun
somutlaşmış haliydi. Uykunun o en korumasız anında, bilincin teslim olduğu o sınır çizgisinde
bekleyen bir avcı.
Karabasan’ın ağırlığı daha da arttı. Burcu’nun kaburgalarından çatırdama sesleri geliyordu sanki.
Görüş açısı kararmaya, kenarlardan itibaren kızıl ve siyah lekelerle dolmaya başladı.
Oksijensizlikten beyni uyuşuyordu.
Burada öleceğim, diye düşündü. Hiç kimse duymayacak. Sabah sadece yatağında uykusunda
ölmüş biri olarak bulacaklar beni…
Tam o anda, bilincinin kapanmaya başladığı o son kırıntıda, içindeki yaşam dürtüsü patladı.
Kaçamayacağını, bağıramayacağını biliyordu. Kaslarını hareket ettiremezdi. Ama pes etmeyi
reddetti.
Korkunun getirdiği o felç edici kabullenişi kenara itti. Zihninde, kaskatı kesilmiş bedeninin en uç
noktasına odaklandı: Sağ elinin başparmağına.
Tüm iradesini, kalan son yaşam enerjisini ve zihninin bütün gücünü tek bir noktaya topladı.
Göğsündeki devasa ağırlığa, kulağındaki o korkunç fısıltıya ve gözlerinin önündeki zift karanlığa
inat, sadece o başparmağı oynatmaya odaklandı.
“Kıpırda…” dedi zihninden. “Tek bir milim… Kıpırda!”
Karabasan eğildi, Burcu’nun boğazını sarmak istercesine gölgeden ellerini uzattı. Soğuk Parmaklar
cildine dokunduğu an—
Burcu’nun başparmağı hafifçe seyirdi.
O tek milimlik hareket, kaskatı kesilmiş gerçeklik duvarında devasa bir çatlak açtı.
Bir anda elektrik çarpışına benzer bir his Burcu’nun tüm omuriliğinden aşağı kaydı. Ağır bir
patlama sesiyle birlikte odadaki tüm sesler geri geldi: Dışarıdaki Ege rüzgarının uğultusu,
panjurların tıkırtısı, uzaktaki kedi sesleri…
Burcu büyük bir çığlıkla yatakta doğruldu.
Akciğerleri açgözlülükle havayı içine çekerken derin derin nefes aldı. Bedenini sırılsıklam ter
kaplamıştı. Ellerine baktı; parmakları titriyordu ama hareket ediyordu. Göğsündeki o tonlarca
ağırlık kalkmıştı.
Odaya baktı. Komodindeki masa lambası söktü, pencereden içeri giren sarı ışık bomboş odayı
aydınlatıyordu. Ne yatağın ucunda bir kütle vardı ne de kapı aralığında bir gölge.
Burcu yataktan kalktı, titreyen bacaklarıyla banyoya gidip yüzüne soğuk su vurdu. Aynadaki
yansımasına baktı. Yüzü solgundu, gözlerinin altı morarmıştı.
Derin bir nefes alıp odaya geri döndü. Işığı açtı ve yatağın kenarına oturdu. Uyumak artık
imkansızdı. Daktilosunun başına geçti, temiz bir kağıt taktı ve şakaklarını ovdu.
Güneşin ilk ışıkları Karşıyaka sokağını aydınlatana kadar ışığı hiç kapatmadı. Çünkü biliyordu ki
karanlık çöktüğünde ve gözler kapandığında, gölgeler sınırda beklemeye devam ediyordu.


