Neml süresi 18. ayetinden yola çıkan filmin başrollerinde Halit Karaata, Hacer Kızılhan ve Oktay Dal’ın olduğu, yönetmenliğini Nazif Tunç’un yaptığı Karınca filminin giriş proloğunda kuyu metaforu var. Yusuf aleyhisselam gibi Şemsi’ninde kuyuya düştüğünü söylüyor Nazif Tunç. Sonraki sahnede Anadolu bozkırında yol alan, geniş plandan kırmızı mavi bir kamyon görüyoruz. Bu coğrafyanın ihtişamına adeta konuk oluyoruz. Bu eşsiz manzaraları kayda alan görüntü yönetmeni Yerkinbek Ptyraliyev’e sevgilerimizi iletelim.
Nazif Tunç bilerek bazı sahneleri makaslamış, oraları seyircinin zihninde tamamlamasını istiyor. Mesela biz Kürt kızın, Şemsi’nin kamyonuna nasıl girdiğini görmüyoruz ve kamyon yol alırken, belki kaçıncı defa aynı trafik ekibiyle rastlamış olan Şemsi’nin onlar üzerinde nasıl bir güven oluşturduğunu da görmedik. Bu gibi meşakkatli arka planı göstermeyerek adeta Hollywood sinemasına meydan okuyor. Hollywood kodlarının her şeyi göster üzerine kurulu düzenini alaşağı ediyor yönetmen.
Filmde Fidan rolünde gördüğümüz Hacer Kızılhan’ın bu ilk oyunculuk denemesiymiş, belki ondan dolayı sette fazla verim alamamış Nazif Tunç. Kızın yapay oyunculuğu ve ürkeksizliği ilk birkaç sahnede hemen göze battı.
Yola düşmek, bir yerlere varılacağının, istikametinin olacağı malumdur. Şemsi rolünde gördüğümüz Halit Karaata, Fidan’a “Kızım” diye hitap ediyor. Görebiliyor musunuz, “Kızım” diyor. Bunun yanında Fidan’dan bakışlarını kaçırıyor. Çekiniyor, rahatsız olduğunu çok çabuk belli ediyor. Çünkü bu kız, ani bir kararla yola düşmüş. Evden kaçmış. İnandığı, gönül bağladığı bu ideolojik telaşı onu İstanbul’a getirecek, yetmeyecek canlı bomba olabilmesine kadar götürebilecektir. Sanki dünyanın karanlığında saf kalmaya dair hükmün tezahürünü görüyoruz. Oysa yeryüzünde herkes her an iyi insanlarla karşılaşmıyor. Fidan’ın karşısına alkolik, esrarkeş, veya amiyane tabirle belaltını düşünen pis bir kişi de düşebilirdi. Lakin senarist bize iyi bir film anlatıyor, mükemmel olmasa da iyi bir insanı göstermek çabasında. O dünyanın karanlığında tarafını iyilerden yana tuttuğu çok aşikar.
Böylece kaderin cilvesi ki kızı, Şemsi’nin kamyonuna düşürüyor. Bu sayede merhametin, vicdanın ortağı olup iyilik sofrasına buyur ediyor bizi.
Kız, Şemsi’nin İstanbul’a gideceğini öğrendiğinde çok memnun oluyor, oysa Şemsi, “uygun olmaz” diyor, “seni otogara bırakayım, biletini sorun etme, ben alırım” demesine rağmen kız yola gelmiyor. “Eğer senin için sorun olacaksa beni uygun bir yerde bırak” diye kesip atıyor. Çünkü otobüste polise takılmak istemiyor. Sicili olmamasına rağmen evden kaçmış, il dışına çıkma yasağı var, aile ve polis tarafından aranıyor özetle.
Şemsi imalı bir şekilde, “Ters yola girmiş olabilir misin,” diye soruyor. Lakin kız, her şeyi çok sıradan geçiştiriyor, hatta bu cümlelerden sıkıldığını belli ediyor. Bir an önce İstanbul’a varmak derdinde.
Şemsi dindar bir karakter. Genelde namaz dışında pek yolda durduğu da gözükmüyor. Dinlenme tesisinde bir şoför arkadaşını görüyor. Recep karakterini oynayan Yakup Konca kızı sormaya yelteniyor lakin Şemsi, kaçarcasına sözü ağzında bırakıyor.
Ardından gelen sahnede kızı İstanbul’a bırakacağı kesinleşmiştir. Bu sahnede yürekleri delen bir ezgi girer. Adeta gönülleri deler bu şarkı. Şemsi sorumluluğu yüklenmiştir. Karıncayı yuvasından koparmıştır. Kapadokya’yı da geçtikten sonra akşam oluyor. Kız anadili Kürtçe’den kederli bir ninni mırıldanıyor. Ninni, hasta olan oğlu için yakılmıştır. Böylece Nazif Tunç Kürtçe’ye de kucak açıyor.
Kızın Şemsi’den veda mekânı hal. Böylece tacir beğendiği malı halden alır dedirtiyor. Sonra Şemsi’nin yalnızlığına ve işlediği iç sıkıntısına şahit oluyoruz. Karınca kötü ellere teslim edilmiştir. Bunun sıkıntısı vardır. İş yerinde, mahallesinde sevilen biridir Şemsi. Çocuklara gazoz ısmarlıyor, iş yerindekilerden hoca takma ismiyle anılıyor. Gölgeler: pencereye, kamyon aynasına yansıyan simalar, gölgeler sürekli ikaz ediyor bizi. Hayattan da kopuk değildir hikaye. Şemsi’nin evinin bahçesinde bir kedinin sesi işitiliyor. Şemsi’nin yaşadığı yer bir gecekondu mahallesidir. Kanaatkar ve azla yetinen bir karakter. Şemsi evde kendine bir geleneksel uğraş bulmuş. Çömlekçilik… Ve bunun yanında televizyon da açıktır. Bir feminist kadının zırvalıklarını işitiyor Şemsi. Daha sonra kırmızı ve mavi renk: polis kapıda.
Sorguda Şemsi’nin dili açılacağına sanki Şemsi onları sorguluyor ve Fidan’a dair tüm ayrıntıları öğreniyor. Böylece Şemsi’nin geçmişini de öğreniyoruz. 12 Eylül öncesinde en hızlı örgütlerin sofrasında durduğunu, terörle mücadele ekiplerine ser verip sır vermediğini. Kısacası eski kulağı kesiklerden Şemsi.
Karakoldan çıktıktan sonra kızın annesi ve babasıyla karşılaşıyor. Anne ve baba onu bekliyor. Kızını neden İstanbul’a getirdiğini sorgulamak derdindeler. Vicdan azabı şimdi parlayacak. Artık Şemsi’nin kızı yuvasına geri götürmek için mücadelesini göreceğiz. Şemsi’nin geçmişine ve Fidan’a ulaşmak için girişimlere gireceğini peyderpey görüyoruz. Karısının çocuğu düşürmesini yani Şemsi’nin geçmiş günahlarına konuk oluyoruz. Eski defterler yeniden açılıyor. Şemsi’nin yolculuk yıllarından kalma dostları, bağlantılarıyla Fidan’a ulaştığını görüyoruz. Fakat geçmişini silen, unutan Şemsi için bu hatırlama faslı pahalıya mal olur.
Örgüt elemanlarının kadın sayısında bir artış var. Sanki bu örgüt kadınlar üzerinde fazla hakimiyet kurmuş izlenimi uyandırıyor. Canlı bomba patlatmadan önce birkaç gün önceden alanda keşif yapılıyor. İstanbul’un inanç mekanında. Nazif Tunç hikayeye fazla önem verdiği anlaşılıyor. Görsel çerçeveden çok hikayenin gücüne inanıyor. Yani iyi kadraj kurmak, kurmamak hikayeye oranla fazla sorun teşkil etmiyor. Sette para yanıyor. Bu gibi durumların acelecilikten kaynaklandığını farz ediyorum. Belki acelecilik değilde kamerayı koyma yerlerinde, alan darlığından da kaynaklanıyor olabilir. Mekan darlığı… Filmin birkaç sahnede kötü kadrajlara sahip olduğunu gördük.
Şemsi finalde yaralanmasına rağmen, kızı geceleyin yuvasına geri bırakıyor. Karınca yuvaya teslim ediliyor. Ezan duyuluyor bu anda, ezan kurtuluştur. Kız kurtulmuştur. Bu seferde Şemsi hastanelik oluyor. Ambulans geliyor, Şemsi’nin iç kanaması var. Yarası derin. Kamera ambulanstadır. Evden, karıncanın yuvasından uzaklaşıyoruz.
Bu kangren tutmuş sorun sahiden bizleri hasta ediyor mu?
Kürtlerin adına Kürt sorunu, Türklerin de PKK sorunu dediği bu sorun çözülebilir mi acaba. Yıl 2026, şu an yine bir barış iklimindeyiz. Sahiden artık barışın kalıcı olacağına inanabilir miyiz? Yoksa yine bilindik kaos devam mı edecek? Ötede umut var mı? Gerçekten savaşmadan, adilce her iki halkta istediğini alacak mıdır? Bir tek Allah bilir diyebiliriz.
Özetle Nazif Tunç, PKK’nın giriştiği bombalı eylemlere karşı tavrını çok net vermiştir. Kandırılan, halk tarafından saf, temiz olarak görülen insanları canlı bomba yapacak kadar gözü dönmüş bir örgütün ancak katı bir ideolojik çıkmazla bunu yapar dedirtiyor. Geçmişte DEAŞ’ın ve farklı görüşten yapıların da benzer canlı bomba eylemleri yaptığını göz önüne alırsak, bu işin vahametini anlamış oluruz. Nazif Tunç, konu hakkında fazla derinlere inmeden belki hikayenin görünen bir ucuna giriş yapmıştır. Canlı bomba eylemleri kısmına bir çentik attı diyebiliriz. Oysa Türkiye’de çözüme kavuşmamış bu mesele çok çetrefilli. Risk barındıran netameli bu konuya el attığı için de teşekkür etmek lazım. Her yönetmen bu kadar cesur olmayabilir. Belki de en fazla bu kadar mı cesaret gösterilebilir, bunu zaman gösterecek. Nazif Tunç bir Türk’ün bakışından bir giriş yaptı, kamerasına Allah güç versin. İnşallah nice filmlere diyelim.




