Nokta. On beşinci bölüm de bitti.
Arda, sandalyesinde geriye yaslandı. Boynunu iki yana kırıp parmaklarını kıtlattı. Masanın üzerindeki buharı tüten kahve fincanından bir yudum aldı. Romanın son sayfalarına doğru yaklaşırken zihnindeki kurgu tıkır tıkır işliyordu. Ekrandaki imleç, sanki bir sonraki kelimeyi doğurmak için sabırsızlanır gibi ritmik bir şekilde yanıp sönüyordu.
Tam o sırada, ekranın sağ alt köşesinde tanıdık o küçük bildirim penceresi belirdi. Bir e-posta.
Gönderen kısmında her zamanki rumuz vardı: Harf_Koleksiyoncusu.
Arda hafifçe iç geçirdi. İki yıldır düzenli olarak yazan, romanlarındaki en ufak ayrıntıları bile ezbere bilen o sadık okur. İlk zamanlar hoşuna gitmişti bu ilgi. Bir yazar için satır aralarında kaybolan bir okur bulmak paha biçilemezdi. Ancak son birkaç aydır e-posta mesajları, edebiyat eleştirisinden çok daha farklı bir boyuta evrilmişti.
E-postayı açtı.
“15. Bölüm’ün sonundaki o fırtına sahnesi harikaydı Arda. Ama karakterin kahvesini şekersiz içtiğini unutmuşsun. Sen de üç yıldır kahvene hiç şeker atmıyorsun, değil mi? Tıpkı şu an masandaki o siyah porselen kupada olduğu gibi. Bu arada, bu gece o koyu mavi hırkanı giymen ne kadar da zarif…”
Arda’nın bedeninden aşağı soğuk bir ter boşaldı. Kahve fincanı parmaklarının arasında titredi.
Sadece kahve değil… Giydiği hırka. Renk. Şu anki an.
Aniden ayağa fırladı. Sandalye geriye doğru devrildi, halının üzerine tok bir ses çıkardı. Çalışma odasının geniş camına doğru adımladı. Dışarıda, sağanak yağmurun altında karanlığa bürünmüş cadde uzanıyordu. Sokak lambalarının sarı ışığında sadece ıslak asfalt ve rüzgârda sallanan ağaç dalları görünüyordu.
Store perdeleri hızla aşağı çekip kilitledi. Kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Nereden bakıyor? Evin karşısındaki bina mı? Yoksa bir kamera mı?
Bilgisayarın başına geri döndü. Parmakları titreyerek klavyeye bastı. İlk defa o kullanıcıya cevap yazacaktı.
“Kimsin sen? Evimi mi izliyorsun? Eğer beni rahatsız etmeye devam edersen polise gideceğim.”
Gönder butonuna bastı. Cevap saniyeler içinde geldi.
“Polis mi? Arda, senin zihnini benden daha iyi kim anlayabilir? Karakterlerine verdiğin o korkuyu şu an kendi ruhunda hissediyorsun, biliyorum. Sayfa sayfa, kelime kelime seni inşa ettim ben. Sen benim en muhteşem eserimsin. Perdeleri kapatman bir şey değiştirmez; ben seni zihnimin içinde zaten izliyorum.”
Arda, dizüstü bilgisayarın kapağını sertçe kapattı. Odadaki sessizlik bir anda ağırlaştı. Sadece dışarıdaki yağmurun cama vuran pıtırtıları ve kendi sıklaşan nefesi duyuluyordu.
Telefonunu eline aldı. Polisi aramak için ekranı açtığı sırada, evdeki tüm ışıklar bir anda söndü.
Karanlık, odayı dev bir mürekkep lekesi gibi yuttu.
Arda darmadağın olmuş zihniyle koridora doğru bir adım attı. Telefonunun fenerini açtı. Beyaz ışık hüzmesi, koridorun duvarlarında ürkütücü gölgeler yarattı. Tam o anda, dış kapının pirinç kolu yavaşça, gıcırdayarak aşağı doğru indi.
Tık.
Kilit dönmüştü.
Kapı hafifçe aralandı. Dışarıdaki soğuk ve ıslak rüzgâr koridora dolarken, eşikte uzun, zayıf bir siluet belirdi. Elinde siyah kaplı, deri bir defter tutuyordu. Telefon ışığı yüzüne vurduğunda, yabancının gözlerindeki o ürkütücü, adanmış parıltı ortaya çıktı.
“Son bölümü birlikte yazacağız Arda,” dedi fısıltı gibi bir sesle. “Ve bu kez, sonu ben belirleyeceğim.”

