İstanbul’da yaşayan çağdaş sanatçı ve Surrexpressionism yaklaşımının kurucusu Şennur
Üzgen, The Artivist Magazine’in Freedoms Reframed: Art on the Edges of the Constitution
projesinde Art Critic olarak yer aldı. William Trent House Museum’da Art Against Racism ve
Trent House Association iş birliğiyle gerçekleştirilen proje, sanat ve metin aracılığıyla insan
hakları, özgürlük, kimlik ve tarih üzerine düşünmeye alan açıyor. Proje aynı zamanda
Princeton University Humanities Initiative’in Re-Visioning America: 1776–2026 girişimi
kapsamında yer alıyor. Üzgen, projeye beş farklı eser üzerine kaleme aldığı Artistic
Reviewlarla katkıda bulundu.
Üzgen ile projenin tarihsel ve sanatsal çerçevesini, Art Critic olarak seçilmesinde etkili olan
sanat felsefesini, Surrexpressionism yaklaşımını ve resim ile eleştiri arasındaki ilişkiyi
konuştuk.
⸻
Freedoms Reframed nasıl bir proje? Sizin için bu projeyi önemli kılan neydi?
Freedoms Reframed benim için sanatın insanla ve toplumla kurduğu ilişki açısından önemli
bir proje. Özgürlük, insan hakları, kimlik, tarih ve travma gibi konuları yalnızca teorik ya da
politik kavramlar olarak ele almıyor. Bunları sanatçıların kendi deneyimleri ve eserleri
üzerinden düşünmeye açıyor.
Ben sanatın bir düşünceyi doğrudan açıklamasından çok, izleyicide bir düşünce veya soru
oluşturmasını önemsiyorum. Bu nedenle projenin yaklaşımı bana yakın geldi.
Serginin William Trent House Museum’da gerçekleştirilmesi de projenin anlamını
güçlendiriyor.
Evet. Mekânın tarihsel geçmişi burada çok önemli.
William Trent House’un köle emeğinin kullanıldığı bir geçmişi var. Bugün aynı tarihsel
mekânda özgürlük, kimlik, eşitlik ve insan hakları üzerine çalışan sanatçıların eserlerinin bir
araya gelmesi, geçmiş ile bugün arasında doğal bir karşılaşma yaratıyor.
Ben mekânı hiçbir zaman yalnızca eserlerin bulunduğu bir alan olarak düşünmüyorum. Bir
mekânın hafızası da eserin algılanma biçiminin bir parçası olabilir.
Bunu özellikle Rhinold Ponder’ın Maafa: Ghosts of the Atlantic III adlı eserini
değerlendirirken çok güçlü biçimde hissettim. Eserin William Trent House içindeki konumu,
tarihsel hafızayla kurduğu ilişkiyi de değiştiriyordu.
Projenin Princeton University Humanities Initiative ile bağlantısı da dikkat çekiyor.
Evet. Freedoms Reframed, Princeton University Humanities Initiative’in Re-Visioning
America: 1776–2026 girişimi kapsamında yer alıyor.
Bu bağlantının önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü sanatın tarih ve beşeri bilimlerle
birlikte ele alındığı daha geniş bir düşünce alanı oluşturuyor. Ben de sanatın kendi sınırları
içinde kalan bir alan olmadığına inanıyorum. Sanat, insanın yaşadığı dünyayla sürekli ilişki
halinde.
Sizi Art Critic olarak seçmelerinde hangi özelliklerinizin etkili olduğunu
düşünüyorsunuz?
The Artivist Magazine’in editoryal ekibiyle yaptığımız görüşmelerde özellikle
Surrexpressionism yaklaşımımın, sanat felsefemin, eserlerim üzerine yazdığım
manifestoların ve sanata bakışımın ilgilerini çektiğini gördüm.
Ben özgürlük ve insan haklarına yalnızca politik veya tarihsel açıdan bakmıyorum. Bunların
insanın kendi varlığı, kimliği, hafızası ve iç dünyasıyla da ilişkili olduğunu düşünüyorum.
Benim sanat anlayışımı anlatan bir cümlem var:
“Gördüğümü değil, beni göreni resmediyorum.”
Bu cümle benim için görünür olanın arkasındaki deneyime bakmak anlamına geliyor.
Işık konusunda da benzer bir yaklaşımım var. Işığı sadece bir şeyi aydınlatan fiziksel bir unsur
olarak görmüyorum. Resmin içinde yoğunlaşabilen, kendi varlığını oluşturabilen ve psikolojik
bir alan yaratabilen bir unsur olarak ele alıyorum.
Eserlerim üzerine yazdığım manifestolar da bu düşünsel sürecin bir parçası. Sanat üretmek
ve sanat üzerine düşünmek benim için birbirinden ayrı süreçler değil.
Sanırım bu yaklaşımımın, Freedoms Reframed projesinin özgürlük ve insan haklarına farklı
perspektiflerden yeniden bakma yaklaşımıyla örtüşmesi önemli oldu.
Bu düşünsel yönünüz nasıl gelişti?
Aslında oldukça doğal bir süreç içinde gelişti. Ben sanat felsefemi kendi eserlerim üzerinden
kurdum. Resimlerimi yaparken zaman içinde sadece ortaya çıkan görüntüyle değil, o
görüntünün arkasındaki düşünceyle de ilgilenmeye başladım.
ArtMajeur’de eserlerimi paylaşırken Kanadalı ressam François-Pierre Bleau (Dit Zéro Zoo)
ile karşılıklı yorumlar ve sanat üzerine düşüncelerimizi paylaşmamız da benim için önemliydi.
François, sanatçı olarak bu yazı ve düşünce tarafımı erken fark eden kişilerden biri oldu.
Kendi eserlerim için yazdığım metinler ve manifestolar üzerine yaptığımız bu paylaşımlar
zamanla başka bir boyut kazandı. Daha sonra onun sanat felsefesiyle benim sanat anlayışım
arasındaki ortak bağ üzerine kendi web sitemde de bir yazı kaleme aldım.
Bu süreçte benim için bir şey giderek daha belirgin hale geldi: Bir eserin yalnızca görüntüsü
değil, bir hikâyesi de olmalı.
Çünkü bir hikâye, izleyicinin eserle kendi hayatı arasında bir bağ kurmasına imkân verebilir.
Ben resmin yalnızca göze değil, insanın duygularına da dokunmasını istiyorum.
Bütün bunların New Jersey’deki bir sanat dergisinin dikkatini çekeceğini o dönemde
düşünüyor muydunuz?
Hayır. Hiç böyle bir beklentiyle çalışmadım.
Bunları İstanbul’daki atölyemde, kendi dünyamın içinde çalışırken geliştirdim. Sanat
felsefemi oluştururken veya manifestolarımı yazarken bir gün New Jersey’deki bir sanat
dergisinin bunları fark edeceğini düşünmüyordum.
Bu nedenle The Artivist Magazine’in ilgisi benim için yalnızca uluslararası görünürlük
anlamına gelmiyor.
Yıllar içinde kendi sanat pratiğim içinde geliştirdiğim bir düşüncenin, hiç planlamadığım bir
şekilde başka bir coğrafyada karşılık bulması benim için daha önemli.
Projede beş eser üzerine eleştiri yazdınız. Eserlere yaklaşımınız nasıldı?
Her eserin kendi dilini anlamaya çalıştım. Bir eseri önceden belirlenmiş tek bir kavramın içine
yerleştirmek istemiyorum.
Nora Chavoosian’ın Trama adlı çalışmasında kolektif üretim, hafıza ve yazarlık kavramları
üzerinde durdum. Eserin yirmi sekiz Mayalı kadın dokumacıyla, on yedi köy üzerinden oluşan
kolektif yapısı özellikle dikkatimi çekti.
Tamara Torres’in The Hidden Path çalışmasında kırılma ve yeniden yapılanma arasındaki
ilişki üzerine düşündüm.
Rhinold Ponder’ın Maafa: Ghosts of the Atlantic III eserinde tarihsel hafıza ile mekân
arasındaki ilişki öne çıktı. Rodríguez Calero’nun çalışmalarında ise kimlik, hafıza,
katmanlaşma ve zamanın doğrusal olmayan yapısı üzerine yoğunlaştım.
Benim için önemli olan, kendi düşüncemi eserlerin üzerine koymak değil, eserin kendi sesini
duyabilmekti.
Bir ressam olarak eleştiri yazmak kendi sanatınıza nasıl yansıyor?
Bir sanatçı başka bir sanatçının eserine baktığında aslında kendi bakışına da bakıyor.
Bir eseri anlamaya çalışırken kendi bakma biçimimi de sorguluyorum. Bazen başka bir
sanatçının eserinde karşılaştığım bir şey, kendi resimlerimde henüz adını koymadığım bir
düşünceyi fark etmemi sağlıyor.
Bu nedenle ressamlıkla eleştirmenliği birbirinden tamamen ayrı görmüyorum. İkisi de benim
için aynı meraktan besleniyor: İnsana ve esere daha derinden bakma merakından.
Bu deneyim Surrexpressionism açısından sizin için ne ifade ediyor?
Surrexpressionism benim için insanın görünen tarafının altında kalan duygusal ve psikolojik
alanları araştırma biçimi.
Freedoms Reframed deneyiminde de farklı sanatçıların eserlerine bakarken yine
görünmeyen alanlarla karşılaştım. Özgürlük, kimlik, travma, hafıza ve aidiyet yalnızca
toplumsal kavramlar değil. Bunların her birinin insanın kendi içinde de karşılığı var.
Bu nedenle Art Critic olarak yaptığım çalışma, kendi sanat pratiğimden kopuk değildi. Tam
tersine, yıllardır resimlerimde araştırdığım bazı meselelerle başka sanatçıların eserleri
arasında yeni bağlantılar kurmamı sağladı.
Sanat üzerine yazmaya devam edecek misiniz?
Eğer gerçekten üzerine düşünmek istediğim bir eser veya sanatçıyla karşılaşırsam, evet.
Ama bunu resim pratiğimin yerine koymuyorum. Benim için yazmak, sanatla kurduğum
ilişkinin başka bir biçimi.
Sanat üretmek ve sanat üzerine düşünmek benim için birbirinden ayrı süreçler değil.



