• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

Kırmızı Yeşil / Hale Er

hale er by hale er
6 Eylül 2026
in Öykü
0
Kırmızı Yeşil / Hale Er
0
SHARES
60
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

1977/Akdeniz’de bir şehir

Tık…
Gözümü açtım. Zaten dün gece hiç uyumadım ki… Uyuduysam da birkaç dakikalık bölük pörçük
dalışlardır ancak. Bu sıcaklar tüketiyor beni. Sanki gecenin karanlığı bile serinlik getirmiyor artık. Hava,
insanın üzerine görünmez bir yorgan gibi çöküyor; nefes almak bile zahmete dönüşüyor. İklimini
sevmediğim bu aşırı sıcak memlekette yaşamak benim seçimim değil. Zaten ne benim seçimim ki şu
hayatta?
Saat daha çok erken. Güneş henüz tam yükselmemiş olmasına rağmen odanın içi hamam gibi. Ter
içindeyim. Yastığın bir tarafı nemlenmiş, saç diplerim yapış yapış olmuş. İşe gitmeden duşa girsem iyi
olacak.
Ablama bak, nasıl da uyuyor, gamsız kız. Bir kolunu başının üzerine atmış, dünyanın bütün
dertlerinden habersiz gibi. Sanki o da işe gelmeyecek benimle. Nasıl olsa ben varım, vakti gelince
uyandırırım onu. Bu evde herkesin bir görevi varsa benimki de insanları sabaha hazırlamak galiba.
Soğuk duş iyi geldi. Soğuk dediysem borulardaki su bile ısınmış, ılık. Musluğu sonuna kadar açıyorum
ama nafile. Sanki gökten ateş yağıyor da yer altındaki sular bile bundan nasibini almış. Duşta bile
terler mi insan? Yapış yapış her yanım. Banyodan çıkarken bile alnımda yeniden boncuk boncuk terler
beliriyor.
Kahvaltıyı hazırlayayım. Birazdan başlar ev halkı uyanmaya.
Mutfağa giriyorum. Pencerenin önündeki ince perde hareketsiz duruyor; dışarıdan esen en ufak bir
rüzgâr yok. Masaya peynir koyuyorum, zeytin koyuyorum, ekmeği dilimliyorum. Karpuz olsaydı
keşke… Soğuk soğuk yerdik peynirle. Şu sıcakta başka yiyecek bir şey gelmiyor aklıma. Canım
istemiyor daha doğrusu. İnsan bazen sadece serinlemek istiyor; ne açlık kalıyor ne başka bir şey.
-Ablaaa, kalk artık ya, geç kalacağız!
Allah’ın cezası, asla duymuyor. İlla yanına gidip dürteceğim.
-Abla, kalk diyorum ya, kahvaltıyı da hazırladım, geç kalacağız.
-Tamam be, ne bağırıyorsun? Kalktık.
Mıyıl mıyıl hazırlanıyor. O ruju sürmeden de çıkmaz evden. İlla boyanacak. Aynanın karşısında
dakikalarca oyalanır. Derdi olmayınca tabii.

Gerçi dışarıdan öyle görünür. Ablamın dünyayla baş etme şekli farklıdır sadece. Ben her şeyi içime
atarım. Söyleneni yapar, kızılacak diye korkar, üzülsem de susarım. O ise tam tersidir. Kızarsa belli
eder, canı sıkılırsa suratını asar, haksızlığa uğradığını düşünürse çekinmeden söyler. Çoğu zaman da
umursamaz görünmeyi seçer. Annem bağırır, omzunu silkeler. Şef söylenir, gözünü devirir. Komşular
laf eder, duymamış gibi davranır. Sanki hiçbir şey onu etkilemiyormuş gibi gelir insana. Ama ben
bilirim. İnsan hiçbir şeyi bu kadar umursamaz olamaz. Bence ablamın sırrı başka. O, canını acıtan
şeyleri önemsemiyormuş gibi yapıyor. Çocukluğumuzdan beri ne zaman bir isteği geri çevrilse önce
kavga eder, sonra da "Boş ver," der geçerdi. Gitmek istediği yere gidemezdi, boş verirdi. İzlemek
istediği filme gidemezdi, boş verirdi. Yeni bir elbise isterdi, boş verirdi. Boş vere vere büyüdü sanki.
İçinde biriken kırgınlıkların üstünü umursamazlıkla örtmeyi öğrendi. Ben korkuyu seçtim. O öfkeyi.
Bu yüzden annemden azar işitince benim içim titrerken o karşılık verebiliyor. Kapıları çarpabiliyor.
Küfredebiliyor. İnsanlara kafa tutabiliyor.
Ama geceleri bazen uyuduğunu sandığım zamanlarda tavana bakıp uzun uzun düşündüğünü de
gördüm. Demek ki onun da derdi var. Sadece benim gibi taşımıyor. Ablam yaralarını saklamayı, ben
ise içimde büyütmeyi seçmişim galiba.
Dört senedir aynı konfeksiyonda çalışıyoruz. Ben makinedeyim, düz dikiş çekiyorum saatlerce ve
metrelerce. Kumaşlar önümden bir nehir gibi akıp gidiyor. Bazen başımı kaldırıp baktığımda günün
nasıl geçtiğini anlayamıyorum bile. Ablam son ütücü, fıs fıs makine başında akşama kadar. Buharın
içinde çalışıyor ama yine de şikâyet etmiyor.
Çünkü babamız ticaretle uğraşan bir zengin aile çocuğu. (!)
Yani paramız çok.
İlkokul beşi bitirdik, aldı bizi karşısına, devam edecek misiniz, dedi.
Hangi çocuk okula gitmek ister ki o yaşlarda?
Sandık ki bahçede oyun oynamaya devam edeceğiz okula gitmezsek. Öyle bir dünya yokmuş. Cuma
karneleri aldık, pazartesi işbaşı yaptık. Daha çocukluğun ne olduğunu bile anlayamadan büyümenin
içine atıldık. Biraz uyusaydık iyiydi aslında, diyemedik.
O gün bu gündür sabah yedi buçuk, akşam altı çalışıyoruz.
Haftalık kazanıyoruz.

Öyle dışarıdan bakıldığı gibi ekmek parası derdinden sürüklenmiş değiliz bu işe. Evimizde her gün
gelen yardımcımız var. Sabah gelir, evi siler süpürür, yemekleri hazırlar, akşamüstü çıkar gider.
Annemin yıllardır çalıştığı özel bir terzisi var. Bayramda, düğünde, davette eline iğne iplik aldığı
görülmemiştir. Beğendiği kumaşı seçer, ölçüsünü verir, birkaç gün sonra kıyafeti kapısına gelir. Yaz
geldi mi deniz kenarına gitmek için dolmuş bekleyenlerden de değiliz. Annem sıcakta bunalmayı
sevmez; taksiyi çağırır, şemsiyesini alır, öyle gider plaja.
Babamın işleri de Allah'a şükür yolundadır. Dükkânları, ortaklıkları, girip çıktığı ticaret çevresi vardır.
Sofrada konuşulanlardan anlarız bazen. Kimi zaman alınan bir arsa, kimi zaman yapılan bir satış, kimi
zaman da büyüyen bir işten söz edilir. Yani anlayacağınız, bizim haftalıklarımızla dönmüyor bu ev.
Ama babamın başka türlü bir hesabı var.
"İnsan çalışmadan paranın kıymetini bilemez," der hep. "Ter dökmeden ekmeğin değerini
anlayamaz."
Biz daha ilkokuldan yeni çıkmış iki kız çocuğuyken bizi karşısına alıp konuştuğunda niyeti para
kazandırmak değildi aslında. Hayatı öğretmek istiyordu bize. Sabah erken kalkmayı, sorumluluk
almayı, insanlarla aynı sırada beklemeyi, yorulmayı, sıkılmayı, sabretmeyi…
Annem de babam da aynı fikirde bu konuda.
Belki yöntemleri sert, belki bazen fazla katılar ama ikisi de çocuklarının camdan bir fanusun içinde
büyümesini istemiyor. Dünyanın yalnızca serin evlerden, hazırlanmış sofralardan ve ütülü
elbiselerden ibaret olmadığını bilelim istiyorlar.
Biz ise bunun hikmetini tam da anlayacak durumda değiliz bence.
Sabahın köründe kalkarken, sıcağın altında dolmuş beklerken ya da makinenin başında saatler
geçirirken tek düşündüğümüz şey, babamızın gerçekten zengin olup olmadığı.
Çünkü insan on üç, on dört yaşındayken emeğin değil, tatilin hayalini kuruyor.
Her cuma aldığımız parayla balıkçıya uğruyoruz ablamla. Bir hafta ben balıkları alıyorum, o yeşillikleri
ödüyor; diğer hafta balıklar onda, yeşillikler bende. Kendi iç adaletimizi sağlıyoruz böylece. Dünyanın
bütün büyük meselelerini çözemeyiz belki ama kendi küçük dünyamızda hakkaniyeti kurmaya
çalışıyoruz.

Kalan parayı da annemizin eline sayıyoruz. Çeyizimizi yapacakmış. O da yarım. Geçen hafta on iki
kişilik yemek takımı aldı, altı altı ikiye böldü ablamla bana. Yetermiş.
“Kim gelecek on iki kişi yemeğe size?” dedi.
-Peki anne.
Ağzımızı açamadık tabii ki. Dolayıverir valla saçımızı eline.
Babam annemin bize bu kadar sert davrandığını duysa mahveder onu.
O bize hiç kıyamaz çünkü.
Ama her şey babaya söylenmez.
Canım babam…
Her akşam bir kadehini yuvarlarken keyifle mutlaka bizi de tam kadro ister masada. Sohbetin dibine
vururuz. Gün içinde yaşadığımız en küçük şeyi bile merak eder. Fabrikada ne oldu, kim ne dedi, neye
güldük, neye kızdık… Hepsini sorar. Biz anlatırken gözümüzün içine bakar. Sanki yalnızca sözlerimizi
değil, içimizden geçirdiklerimizi de duymaya çalışır.
Gençlik dergilerini alır getirir bize. Bazen gazeteden bir yazı kesip bırakır önümüze. Bazen bir kadın
doktorun, bir öğretmenin ya da bir avukatın hikâyesini anlatır uzun uzun.
"İnsan dünyayı tanımalı," der. "Kafasının içi de büyümeli."
O konuşurken gözleri parlar. Sanki bizim için kendi yaşayamadığı başka hayatların kapısını aralamaya
çalışır. Ertesi gün annem çöpe tıkar hepsini. Aydınlık ve karanlığın mücadelesi burada başlar işte.
-Kur’an kursuna gidelim, hoca olalım.
-Yok, babanız istemez öyle şey.
-Hemşirelik- ebelik kursu açılmış anne, gidelim.
-Ne işiniz var pis pis işin içinde?
-Anne daktilo kursuna gidelim, memur alacakmış falanca kurum.
-Oturun oturduğunuz yerde, götünüzü gezdirmeye yer aramayın. Gidin gelin işte işinize.

Hayallerimiz her defasında aynı duvara çarpıp geri dönüyor. Beş dakika geç kalsak o işten eve
dönerken fırçayı basar ama. El işinde çalışmayan ne anlar fazla mesaiden, diyemem tabii. Ablam
çarpar kapıyı girer odamıza.
Ama yaş büyüdükçe annemi de biraz anlamaya başlıyorum galiba. Annem kötü bir kadın değil. Sadece
korkularıyla büyümüş bir kadın. Onun dünyası bizimkinden çok daha dar duvarların arasında
kurulmuş. Annesiz babasız büyümüş bir kere. Üvey anne de görmüş, dayak da. Kız çocuklarının fazla
görünmemesi, fazla konuşmaması, fazla istememesi gerektiğine inanılan bir zamanda yetişmiş. Ona
öğretilen bu. Güvende olmakla görünmez olmak arasında fark olmadığını sanıyor. Bu yüzden bizi
koruduğunu düşünüyor aslında. Evden çıkmazsak başımıza iş gelmez. Hayal kurmazsak hayal kırıklığı
yaşamayız. İnsanlara karışmazsak üzülmeyiz. Ne kadar az istersek o kadar az acı çekeriz. Onun sevgisi
böyle işte. Saran değil, sıkan bir sevgi. Nefes aldırmayan ama bırakıp da gitmeyen bir sevgi.
Babam ise bambaşka bir yerden bakıyor hayata. Annemin sertliğini de biliyor aslında bence.
Kelimelerinin nasıl yaraladığını da…
Bazen sofrada annem bir isteğimizi tersleyip susturduğunda bizi, babamın yüzünün gölgelendiğini
görüyorum. Hemen tartışmıyor. Annemi küçük düşürmüyor. Ama konu dönüp dolaşıp yine hayallere,
eğitime, insanın kendini geliştirmesine geliyor.
Sanki bizim duyamadığımız bir savaş veriyor babam. Annem korkularıyla bizi tutmaya çalışırken
babam ufkumuzu açmaya çalışıyor.
Belki de bu yüzden çalışmamızı istiyor. Sadece para kazanmak için değil. Hayatı görelim diye. İnsan
tanıyalım diye. Kendi ayaklarımızın üzerinde durmanın ne demek olduğunu öğrenelim diye. Çünkü
babam bir şeyin farkında galiba. Bir gün onun kurduğu düzen olmayacak. Bir gün annemin gölgesi de
çekilecek üstümüzden. Ve o gün geldiğinde iki kız çocuğunun korkuyla değil, aklıyla ve cesaretiyle
yaşayabilmesini istiyor.
Anlıyorum seni babacım. Bir pencere açmaya çalışıyorsun bize. Annem o pencereyi kapatmak için
uğraşırken sen her fırsatta yeniden aralıyorsun.
-Ablaaaaa, hadi artık, Allah aşkına çıkalım ya! Gene azar işiteceğiz şeften.
-Aman be, ne telaşe memurusun. Bir şey olmaz, geldim, tamam.
Şükür çıkıyoruz evden nihayet. Her sabah aynı terane. Daha evden çıkmadan yoruyor bu kız beni.

-Kahvaltı şahaneydi eline sağlık.
-Ben yiyemedim, sıcak boğuyor beni. Şöyle soğuk bir karpuz istedi canım ama…
-Haftalığımızı alınca alırız, unutma.
Nemrut falan bu kız ama bana da kıyamaz. İstediğim bir şeyi unutmaz kolay kolay.
-Balık ve yeşillik bekler annem. Karpuza da yetmez paramız.
-Doğru diyorsun. Ne biçim kadın ya, hiç sevgi görmemiş, sevmeyi de bilmiyor. Neyse bakarız, bak
benim de canım istedi.
Konuşa konuşa geliyoruz dolmuşa her sabah. Dolmuş da ayrı savaş yeri. Sıcak zaten boğuyor. Hırt hırt
tipler bir yandan. Akvaryumda sıkışmış balık gibi hissediyorum kendimi. Camlardan giren sıcak hava
nefes aldırmıyor. İnsanların ter kokuları birbirine karışıyor. Bir yanda çocuk ağlıyor, bir yanda şoför
radyonun sesini açmış. Neyse ki yol çok uzun değil. İner inmez derin bir nefes çekiyorum içime. Dilim
damağım kupkuru. İçeri gireyim de buz gibi su içeyim başlamadan. Makineye oturdum mu öğle
arasına kadar kaldırmaz şef yerimden.
Cuma gelsin de balıktan yeşillikten artanla karpuz alalım. Artık annemin lafını duymayalım bu hafta.
Haydi bismillah! Tırrr, tırr, tır…
Makinenin sesi bütün gün kulaklarımda yankılanıyor. Bir süre sonra insan kendi düşüncelerini bile
duyamaz oluyor.
-Kalk kızım, öğle arası geldi. Hava alalım biraz. Ayten abla un helvası kavurmuş akşam, bize de
getirmiş. Seversin sen.
-Abla, severim de bu sıcakta helva mı yenir?
-Yeriz, yeriz kalk. Kadın getirmiş o kadar.
Çıkıyoruz bahçeye. Toplanmış kızlar. Herkes ne getirdiyse koymuş ortaya. Kimi domates çıkarmış, kimi
peynir, kimi ekmek. Biz yemiyoruz öğlen yemeği genelde ablamla. Kilo alırsak annem kızar. Genç
kızlar çok yemezmiş. Akşamları zaten babam dört dörtlük sofra istiyormuş. Bir de öğlen
uğraşamazmış.
-Eline sağlık Ayten abla, şahane olmuş.
-Yarasın kızım, bir lokma yedin ama.
-Yetti abla bana, sağ ol.

Dilek sesleniyor:
“Bir karpuz olsaydı da yeseydik be!”
Ne haklı söylüyor. Sanki bütün dünyanın ortak özlemi olmuş karpuz o gün.
Şef düdüğü çalıyor. Herkes iş başına.
Bir sonraki dokunuş yine ablamdan:
-Kalk bakalım Niloş, gidiyoruz artık.
-Akşama sinemaya gitsek keşke. Ferdi’nin yeni filmi gelmiş.
-Anam tövbe göndermez bugün. Babam misafir getirecek, dünden tembihledi ya oyalanmadan gelin
diye.
-Doğru.
-Koş, geliyor dolmuş.
Dönüş her zaman daha uzun sürüyor gibi geliyor bana. Sanki dolmuşun yorgunluğu da biniyor
üstüme.
-Müsait bir yerde inelim.
-Buyrun, abla.
-Hayırlı işler.
-Eyvallah.
Her sabah, her akşam aynı döngü.
Sağdan sağdan yürüyoruz konuşmadan. Günün bütün ağırlığı omuzlarımıza çökmüş. Gelen geçen
korna çalıyor. Kimi uyarıyor, kimi rahatsız ediyor kendince. Bir kamyonun hırıltısı geliyor uzaktan.
Yaklaşıyor arkamızdan. Motorunun sesi gittikçe büyüyor. Tozu dumana katarak geçiyor yanımızdan…
Ablam basıyor küfrü şoföre. Kızıyorum ona. Önümüzden giderken bir kasisten geçiyor dev kamyon ani
bir frenle.
Tak!
Önümüze dev bir karpuz düşüyor.
Ortadan hafifçe çatlak…
Bir an ikimiz de olduğumuz yerde kalıyoruz.

Sanki gökten düşmüş gibi.
Az önce bütün gün özlemini çektiğimiz, adını sayısız kez andığımız, o serin, yeşil mucize şimdi
ayaklarımızın dibinde duruyor.
Güneşin altında kabuğu parlıyor.
Çatlağın arasından koyu kırmızı içi görünür gibi oluyor.
Kamyon uzaklaşmaya devam ediyor.
Şoför hiçbir şey fark etmiyor.
Ben karpuza bakıyorum.
Ablam bana bakıyor.
Sonra tekrar karpuza…
Ve ikimizin yüzünde aynı anda beliren o şaşkın gülümseme, bütün günün yorgunluğunu bir anlığına
silip götürüyor… Ablam şöyle diyor annemin taklidini yaparak:
“ Kız kısmı dediğin…”
-Sus be abla, babamın sesine kulak verelim biz:
"İnsan her istediğine kavuşamaz kızım ama bazen yüreğinden geçeni, hayat ummadığın bir virajda
önüne bırakır."
-kırmızı
-yeşil
-kırmızı
-yeşil………………………..

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Previous Post

Burada Şair Ne Demek İstiyor? / Eyüp Toru

Next Post

Gönül Oyunu / Figen Günlü

hale er

hale er

Next Post
Gönül Oyunu / Figen Günlü

Gönül Oyunu / Figen Günlü

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Eylül 2026
  • Ağustos 2026
  • Temmuz 2026
  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Mayışım
  • Düşün İnsanı
  • TÜRKÜN ÖZÜ-EYLÜL ÖZCAN
  • BİR SALACAK HİKAYESİ
  • Hepsi Laf / Yüksel Yokolma

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.