Beyinlerimiz hasta ediliyor. Öyle yavaş yavaş değil, hızlıca oluyor her şey. Ellerimizdeki küçük kara kutularla beyinlerimizi hasta ediyoruz. Kısacık ömürlerimizde bize sağlıklı yaşamı çok görenler, son sürat saldırıda. Kabul edelim, bir savaşın içindeyiz. Bu, geçmişte yaşanan hiçbir savaşa benzemiyor üstelik. Top, tüfek, tank yok. Dayatılan yeni dünyaya teknolojik cihazların saldırısıyla giriyoruz. Çoğunluk bunun farkında bile değil. Dayatılan sistem çoktan kabul gördü bile. İnsanın biyolojik ve duygusal yapısının kaldıramayacağı türdeki bu değişim, maalesef büyük tahribata neden oluyor. Tükenmekte olan su kaynakları, doğanın katli, canlılığa yapılan haksızlıklar kimsenin umurunda değil. Çünkü yapay çağın içinde makineleştirildik. Duygularımız çekildi, duyarlılığımız kayboldu, sorgulama yetimiz elimizden alındı. Bunların hepsi biz insanlar tarafından insanlara yapıldı. Dünyaya hükmeden küçük bir zümre tarafından çoğunluk girdaba sürüklendi. Yapay zekâ, sosyal medya, güzellik dayatması, konfor alanını genişletme itimi ve buna benzer birçok unsurun içine hapsolduk. Bunları yapmak için bizi zorlamadılar. Kendi isteğimizle kapandaki peynire koştuk. Kapandaki peynirin, görülme arzusu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Evet, bu yeni düzene adapte süreci olmadan monte edilebilmemizin temel sebebi görülme isteğimiz. İnsanlık, varoluşu keskin hatlarla görülme arzusuna bağladığından, yeni düzeni kabul ettirebilmek hiç de zor olmadı.
Peki, neden bu kadar görülme isteği içindeyiz? Bana kalırsa bu, çocukluktan süregelen ve bedenlerimizle birlikte büyüyen bir arzu. Tabii ki tüm insanlığı bu teorinin içine sıkıştırmak yanlış olur ama çoğunluğun maruz kaldığı evrensel bir durum olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Sadece içinde bulunduğumuz kültürle alakalı olmaksızın, tüm insanlığın kanayan yarası, görülme arzusu. Doğumla başlayan hayat yolculuğunda birçok sınanmaya maruz kalıyor insanlık. İçine doğduğumuz aile yapısı, coğrafya, kardeş sayısı, koşullu sevgi anlayışı, sistemden kaynaklı başarı ve kariyer odaklı yaşam tarzı ile zincirleme devam eden süreç, insandaki görülme arzusunu sinsice tetikliyor.
Sinsice büyüyen bu görülme arzusu, sonsuz bir arayış girdabının içine sürüklüyor insanı. Ve bu arayış açığının farkında olan sistem, kendince kusursuz bir şekilde açığı kapatarak istediği düzen kalıbını oluşturuyor. Yani aslında iş biz insanlara düşüyor. Küçük yaşlarda itaat kültürüyle büyütülmüş bireyler olmamız işi zorlaştırsa da içinden hiçbir zaman çıkılamaz bir durum değil. İhtiyacımız olan, yüksek farkındalık. Bunun için de dış uyaranlara daha az maruz kalıp, kendimizle vakit geçirmeyi çoğaltmamız gerekiyor. İnsanlığın çok büyük bir kısmı için zor bir durum, kendi içsel yalnızlığıyla baş edebilmek. Evet, insanın en korktuğu iki şey vardır yaşamda: Yalnızlık ve ölüm. Bunu bir nebze bertaraf etmenin de sorusu var bence. Herkesi ve her şeyi elimden aldıklarında ben kimim?
Yıllar boyu adım adım ilerleyen makineleşme ve sanayi devrimi, içinde bulunduğumuz hız odaklı yapaylık çağının taşlarını döşedi. Hayatımızı kolaylaştıran teknoloji, aynı zamanda bizi sonsuz konformist bireyler haline getirdi. Konfor alanı genişleyen, kendiyle ne yapacağını bilmeyen insanı haz ve ilgi arayışının kucağına attı. Sanattan yoksun, ahlaki değerleri törpülenmiş, sosyal iletişim becerileri kaybolmuş insanlar, kendilerinden de uzaklaşarak kendilerini yapay bir haz dünyasına sürükledi. Canlılığın en gelişmiş düzeyde düşünebilen örneği homosapienler, hedonizm salıncağında evrimsel gerileme yaşıyor adeta.
Bir kentin tarihi ve doğal dokusunu hissetmek yerine, orada bulunduğumuzu başkalarına ispatlamaya çalışıyoruz. Bir mekânda anın tadını çıkarmak, fotoğraf çekme çabasıyla yer değiştiriyor. Film izlemek, kitap okumak işkence hâlini aldı. Videoları bile hızlandırarak izliyoruz. Artan maliyetler ve ekonomik krizle birlikte dergilerle kitaplar dijitalleşti. Fiziki kitap okuyanların sayısı hızla azaldı. Hız kültürü yerleşik bir duruma geldi. Ve biz, dönüp duran çemberin içinde daha hızlı koşturulduğumuz için çok yorgunuz; zihin yorgunu.
Yaşam misafirliğinde varoluşumuzu ispatlamak uğruna bedenlerimizi ve zihinlerimizi heba ettiğimiz bu düzeni reddetmezsek, doğallıkla içinden geçmemiz gereken misafirliği tarumar ederek ayrılacağız.
Unutmayalım ki, teğet geçmeksizin ölüm hedefine fırlatılmış oklarız sadece.


