• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

Sayım / Aynur Türk

LuiSanLuuz by LuiSanLuuz
20 Ağustos 2026
in Öykü
0
Sayım / Aynur Türk
0
SHARES
7
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

Sabahın altısında hoparlör konuştu ve şehir durdu.
Ses direğin tepesinden döküldü, çatılara yayıldı, saçak altlarına doldu, taşa çarpıp geri geldi:
Vatandaşlar. Bugün sayım günüdür. Sayım bitene kadar kimse evinden çıkmayacaktır.
Sonra sustu. Sustukça sokak genişledi. Işık duvar diplerinde toplanmış, kalkmaya üşenen
mavimsi bir şeydi; kireç badanaya değdiği yerde kırılıyor, kırıldığı yerde biraz pembe bırakıyordu.
Bir kedi karşıya geçti, tam ortada durdu, bugün kimsenin onu kovmayacağını anlayıp oturdu.
Şubeden hava aydınlanmadan çıkmıştık. Islak palto, mühür mumu ve mor mürekkep kokan
odada on iki memur, büyük masanın çevresinde ayakta beklemişti. Şef cetvelleri ikişer kere saymış,
görev kâğıtlarını dağıtırken herkesin yüzüne değil, yakasına bakmıştı. Refik kurşun kalemini
kulağının arkasına sıkıştırmış, daha iş başlamadan boynunu mendille silmişti.
Ben sayım memuruyum. On dokuz yıldır cetvel taşır, kapı çalar, soruları aynı sırayla sorarım.
Şubeden çıkmadan önce görevli cetveline adımı ve adresimi yazdım. Yalnız yaşadığım için beni o
listeye geçirirlerdi; böylece kendi kapımda bekleyecek biri aranmazdı. Kâtip, adımın karşısına
cetvelin ucuyla vurup “Tamam,” dedi. Ben de tamam olduğuma inandım.
Çantanın kayışı sağ omzumdaki eski oluğa kendiliğinden yerleşti. Sağ işaret parmağımda
kalemden sertleşmiş küçük bir nasır vardı. Sabah kahve içmemiştim; cezveyi bulaşıklıkta ters
bırakmış, bir parça ekmeği ayakta yemiştim. Midem boştu; açlığı şimdilik dert etmedim.
Çantamda katlanmış kâğıtlar vardı: solda haneler, üstte sütunlar. Adı. Baba adı. Doğum yeri.
Doğum yılı. İşi. Okuryazarlığı. Sakatlığı varsa. En sağda, ötekilerden daha dar bir sütun:
düşünceler. Oraya biz dokunmazdık; şube doldururdu.
Cetvelleri tutan lastik geçen sayımda kırmızıydı. Şimdi soğan kabuğu rengindeydi. Ertesi
sabah avucumda ikiye ayrılıncaya kadar ne kadar inceldiğini fark etmeyecektim.
Bu düzeni severdim. Hangi bilginin nereye yazılacağı belliydi; soruları sırayla sormak çoğu
gün yetiyordu.

İlk hane Karanfil Sokak, numara yediydi. Kerpiç üstüne badana, iki katlı ev. İçerisi soğuktu ve
soğuk kokuyordu; soba yanmamış, kül tablasında önceki günden iki kömür parçası kalmıştı. İnce
perdeden geçen ışık sararıyor, kilimin kırmızısını turuncuya çeviriyordu. Masada yarım ekmek,
kesilmiş bir soğan ve ağzı çatlak bir tuzluk vardı. Küçük oğlan, tuzluğun çatlağına parmağını sokup
çıkarıyordu.

Altı kişi dizildi. Sıraya girmelerini söylemedim.
Kapıyı açan kadın, duvar dibindeki minderi gösterdi.
“Anayı da yazın memur bey. Geçen sefer adı yok diye çeşme kâğıdında bizi bir kişi eksik
çıkardılar.”
Minderdeki yaşlı kadın güldü. Dişsiz ağzından kuru bir ses çıktı.
“Çeşmeyi ben mi içtim?”
“Sen de içtin ana.”
Ortadaki adam ellerini arkasında birleştirdi. “Yol işi de nüfusa göreymiş,” dedi. Kadın ona
bakmadan, “Yol gelirse kömürü sen sırtında taşımazsın,” diye karşılık verdi. Adam sustu. Çocuk
tuzluğu bıraktı, kalemimin kâğıtta çıkardığı sesi dinlemeye başladı.
Adları yazdım. Baba adlarını, doğum yerlerini, işlerini. Adam kendisine “usta” dedi; karısı
“amele” dedi. İkisinin arasına “inşaat işçisi” yazdım. Adam eğilip baktı, sonra doğruldu. Ne
yazdığımı okumadı; yalnızca yazılmış olmasına baktı.
Sıra yaşlı kadına geldiğinde başını kaldırdı. Gözünün akı sararmış, çevresinde ince bir mavi
halka kalmıştı.
“Doğum yılınız?” dedim.
“Kırağı yılı.”
“Hangi kırağı?”
“Büyük kırağı. Asmalar öldü. Kütükleri söktük, yerine soğan ektik. Ben o kış oldum.”
Yanındaki kadın, “Yetmişi geçti,” dedi.
Yaşlı kadın ona döndü.
“Sen ne çabuk geçirdin.”
Evde kimse yılı bilmiyordu. Adam tavana baktı. Kadın önlüğünün ucunu buruşturdu. Cetvel
dört rakam istiyordu. Boş bırakırsam şubede biri dolduracaktı; o kalem benim kalemim
olmayacaktı. Bir süre duvardaki takvimin kıvrılmış köşesine baktım, sonra bir yıl yazdım.
Yaşlı kadın, “Kaç oldum?” diye sordu.
Hesapladım, söyledim.
Başını iki yana salladı. “O kadar değilim,” dedi. Sonra mindere yaslandı. “Ama yazdıysan
olmuşumdur.”
Bir kadının doğduğu yılı ben seçtim. Kalemi kaldırdığımda nasırın çevresi maviydi.
Mürekkebin demir kokusu ekmekle soğanın arasına karıştı. Çocuk, ben çantayı kapatırken kendi
işaret parmağına baktı.

Öğleye doğru güneşin merdiven boşluğundaki lekesi bir basamak yukarı çıkmıştı. On dört hane
yapmıştım. Çantanın kayışı omzumu yakıyor, sol ayakkabım topuğumu vuruyordu. Soğuk sofaların
kokusu birbirine karışmıştı: kömür, sabun, rutubet, haşlanmış patates.
Dördüncü hanede bir kadın, askerdeki oğlunun da yazılmasını istedi; oğlanın yatağını
bozmamış, yastığının üstüne ütülü gömlek bırakmıştı. Sekizinci hanede genç bir adam okuryazar
olduğunu söyledi, imza istenince başparmağını mürekkebe uzattı. Elini tuttum, “İmza yeter,” dedim.
Adının ilk harfini kâğıda üç kere çizdi; üçüncüsü bir şeye benzedi. Gülümsedi. Ben okuryazar
sütununa baktım, sonra kalemi kaldırmadan işaret koydum.
Numara on dördün kapısı ötekilere benziyordu; aynı yeşil boya, aynı iki göz camı, camlardan
birinde aynı çatlak. Cetvelde hane sahibinin karşısında bir çizgi vardı. Şubede çizgi, isim yok
demek değildi. Sonra yazılacak demekti. On dokuz yıldır sonra yazılacaktı.
Zile bastım. Ses içeride gereğinden uzun kaldı.
Karşı kapı açıldı. Bir kadın yüzünün yarısını gösterdi. Saçının önünde un bulaşığı vardı;
içeride hamur açıyordu.
“Kimseyi arama, boş orası.”
“Ne zamandır?”
“Hep boş.”
“Hep ne zamandan beri?”
Kadının parmakları kapının kenarında sıkıldı. Arkasından bir çocuk “Anne,” diye seslendi.
“Ben geleli,” dedi. Kapıyı kapatırken içeriden kızarmış yağ ve sıcak hamur kokusu geldi.
On dördün kapısını ittim. Alt menteşe taşa sürtündü ve kapı açıldı.

İçerisi tek odaydı. Ortada masa, masanın üstünde üzüm desenli muşamba, muşambanın üstünde
açılmış bir cetvel vardı. Pencerenin kiri ışığı un gibi ufalıyor, parçalar yere varmadan havada asılı
kalıyordu. Kapı aralık kaldığı için perdenin ucu yavaşça kalkıp duvara değiyor, geri iniyordu.
Eşyalar azdı: bir sandalye, duvara çevrilmiş bir ayna, sapı çatlak bir fincan. Ev, yıllardır boş
durmaktan beklemeyi öğrenmiş gibiydi.
Ocağın üstünde bakır bir cezve vardı. Sapına dokunmadım; elimin tersini yaklaştırdım.
Ilıktı.
Kahve kokusu çok hafifti. Yanmış telve, soğuk kül ve nemli sıvanın arasına sıkışmıştı.
Cetveli aldım. Otuz bir satır doluydu. Adlar, baba adları, doğum yerleri, yıllar, işler. Hepsi
aynı elden çıkmıştı. Mürekkep kurumuştu; kâğıdın bazı yerlerinde kalemin ucu lifleri kaldırmıştı.
Ben kendi yazımı bilirim. “R” harfinin alt bacağını gereğinden fazla uzatırım. Öğrenirken
öyle öğrenmişim; on dokuz yıldır düzeltemedim. “Y”yi ise acele edersem iki ayrı harf gibi yazarım.

Otuz bir satırdaki bütün “R”lerin ayağı uzundu. Bütün acele “Y”ler ortasından ayrılıyordu.
Otuz ikinci satırda benim adım vardı. Baba adım doğruydu. Doğum yerim doğruydu. İşi
sütununda SAYIM MEMURU yazıyordu. Okuryazarlığın karşısında EVET vardı. Doğum yılıyla
düşünceler sütunu boştu.
Kalemi çıkardım. Ucunu doğum yılı sütununun üstünde tuttum. Yaşlı kadının sesi geldi: Sen
ne çabuk geçirdin.
Yazmadım.
Ocağın metali ince bir çıtırtı çıkardı. Odanın sessizliğinde ses, olduğundan büyük duyuldu.
Geri çekildim. Duvarlar yerindeydi; küçülen bendim.
Kapıya varırken omzum masanın köşesine çarptı. Acıyı dışarı çıkınca duydum. Karşı kapının
arkasında kaşık bir bardağa vurdu, çocuk güldü. Ben sokağa indiğimde ellerim boştu. On dördün
kapısını çekip çekmediğimi hatırlamıyordum.

İşi bırakmadım. Bırakırsam geri dönmem gerekecekti.
Kapılar önce birbirine benzemeye, sonra gözümde üst üste binmeye başladı. Aynı soğuk sofa,
aynı ince perde, aynı duvar saati. Ben adları sordum, insanlar söyledi. Bir kadın, kocasının işini
“geçici” yazmamam için bileğimi tuttu. Yaşlı bir adam, doğum yerinin artık başka bir ilin sınırında
kaldığını söyleyip iki il adı arasında karar vermemi bekledi. Bir kız çocuğu, sakatlık sütununu
okudu ve eteğinin altındaki demiri saklamak için dizlerini birbirine bastırdı. Başımı kaldırmadan
çizgi çektim.
Yazdıkça harflerim küçüldü. Bir hanede çorbanın sarımsak kokusu vardı; birinde yeni
doğmuş bebeğin ekşi süt kokusu. Başka bir çocuk bana gizlice akide şekeri uzattı. Ağzıma attım.
Şeker erirken dilimin kesik yerine değdi, canım yandı. Çocuk bunu görünce sevindi.
Akşamüstü hoparlör yeniden konuştu: Vatandaşlar. Sayım tamamlanmıştır. Sokağa çıkma
yasağı kaldırılmıştır.
Şehir birden açıldı. Kapılar aralandı, çocuklar bağırdı, bir bisiklet zili çaldı, bakkalın kepengi
teneke bir gürültüyle yükseldi. Balkondan ıslak çamaşır kokusu indi. Bir kadın elindeki kömür
kovasıyla koşarken eteğini topladı; bir adam kaldırıma çıkar çıkmaz sigara yaktı. Evlerde bütün gün
beklemiş yemeklerin kokusu sokağa taştı.
“Kaç kişi çıktık memur bey?” diye sordu biri.
Sesi duydum, yüzünü seçemedim.
“Şubede belli olur,” dedim.

Kalabalık beni de aldı. Bir omuz omzuma çarptı; sıcaktı. Ayaklarım benden yarım adım önde
gidiyor, gövdem onları yetişmeye çalışıyordu. Bir ara Karanfil Sokak’taki küçük oğlanı gördüğümü
sandım; elini havaya kaldırmış, işaret parmağını bana gösteriyordu. Sonra araya kömür kovası girdi.
Sokak doldu. Ben boşaldım.

Ertesi sabah anahtarın dişleri avucumda üç kısa çizgi bırakmıştı. Bir gece önce kendi kapıma
vardığımda anahtarı öyle sıkmışım.
Kapının üstünde tebeşirle bir çarpı vardı.
Biz ilk gelişte tek eğik çizgi koyarız: uğrandı. Hane cetvele geçirildiğinde ikinci çizgiyi çekip
çarpıya tamamlarız. Kapı açılmazsa ilk çizgi kalır. Görevli cetvelinde adı bulunan ve evde tek
başına yaşayan bir memurun kapısında da tek çizgi bırakılırdı; o hane şubedeki listeden kapanırdı.
Benim kapımda çarpı vardı.
Bu sokağın memuru Refik’ti. Yirmi yıldır aynı şubede otururdu; yazın da kışın da boynundan
terler, kâğıdın üstüne damlamasın diye yakasına mendil sıkıştırırdı. İşareti yanlış koymazdı.
Çarpının ikinci çizgisi düzdü, aceleyle çekilmemişti.
Anahtarı kilide sokmadım. Sabah cezveyi bulaşıklıkta ters bırakmıştım. Şimdi içeriden köpük
yükselirken çıkan o alçak, aceleci ses geliyordu. Birazdan taşacakmış gibi hızlandı. Kapının
altından kahve kokusu sızdı; koyu, sıcak, şeker yanığına çalan bir koku. Ben kahveyi şekersiz
içerdim.
Elimi kapıya dayadım. Tahta gündüzün serinliğini tutuyordu. İçeride fincan tabağa kondu.
Çok hafif bir tık.
Bu noktada bir masal anlatıyor olsaydım kapı kendiliğinden açılırdı. Başka masallar insanı
ormanda, kuyuda kaybeder. Bizimkiler daha ilk cümlede söyler: bir varmış, bir yokmuş.
Kapıyı açmadım.
Merdivenlerden inerken bir komşu kapısını araladı; yalnızca terliğini gördüm. Bana
seslenmedi. Ben de başımı kaldırmadım.
Geceyi şubede geçirdim. İki sandalyeyi yan yana çekip üstüne uzandım; ayaklarım dışarıda
kaldı. Çantayı başımın altına koydum. Koridordaki soba gece yarısından sonra söndü. Dosya
dolapları soğudukça çıtırdadı. Her uyandığımda birinin kalemle kâğıt çizdiğini sandım. Ses
kesilince bu kez cezveyi duydum.
Bir ara kalkıp görevli cetvelini aradım. Dolabın anahtarı şefteydi. Camın arkasında kâğıtların
kenarlarını görebiliyordum; benim adım hangi sayfanın içindeydi, seçemedim. Camda kendi yüzüm
vardı. Sağ omzum ötekinden aşağıdaydı.

Ertesi gün gazete rakamı büyük puntoyla verdi. Sonu üç sıfırla bitiyordu. Altında “Milletimiz
büyümektedir” yazıyordu. Şubedekiler gazeteyi elden ele dolaştırdı. Bir memur rakamı yüksek sesle
okudu; bir başkası “Geçen sayımdan çok,” dedi. Refik, yakasına sıkıştırdığı mendille boynunu sildi.
Bana bir an uzun baktı, sonra masamdaki çantaya.
“Dün benim kapıya sen mi geldin?” dedim.
Mendili katladı.
“Geldim,” dedi.
Başka bir şey söylemedi. Şef içeriden Refik’i çağırdı. Refik kalkarken sandalyenin ayağı taş
zemini çizdi.
Çantamı açtım.
Cetvelleri tutan lastik avucumda koptu. Kâğıtlar masaya yayıldı.
En üstteki cetvelde otuz iki satır vardı.
Otuz ikinci satırda adım duruyordu. Doğum yılı boştu. En sağdaki dar sütun, düşünceler,
boştu.
Kalemi aldım. Ucu önce doğum yılına değdi; kâğıtta küçük, mavi bir nokta bıraktı. Sonra
elimi sağa kaydırdım.
Düşünceler sütununa bir satır yazdım.
Bugün sayılacak.

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Previous Post

Varlık ve Yokluk / Ulviye Kara Akcoş

Next Post

Ağaçtan Doğan / İsmail Ovayurt

LuiSanLuuz

LuiSanLuuz

Next Post
Ağaçtan Doğan / İsmail Ovayurt

Ağaçtan Doğan / İsmail Ovayurt

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Ağustos 2026
  • Temmuz 2026
  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Suskun Çiçekler / Serap Polat
  • Ağaçtan Doğan / İsmail Ovayurt
  • Sayım / Aynur Türk
  • Varlık ve Yokluk / Ulviye Kara Akcoş
  • Dolap / Erhan Tığlı

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.