• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

Yeşil Yılan Ak Zambak: Kara Ölümün Doğuşu

Mikail Çağlar by Mikail Çağlar
2 Temmuz 2026
in Öykü
0
Yeşil Yılan Ak Zambak: Kara Ölümün Doğuşu
0
SHARES
44
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

“Eşikte verdiğim mükâfat karşılığında nelerden vazgeçersin?”

— Hekate

MÖ 370, Labranda

 

Asırlık lahitler arasında, meşalelerin aydınlatamadığı alacakaranlıkta ganimetlerini saymakla meşguldü. Doğrusu bunca yola ve zahmete değmişti. Keçi derisinden yapılma kesesinin iplerini sıkıca çekiştirdi, keseyi yanık toprak renkli pelerininin iç cebine yerleştirdi.

Keyfine diyecek yoktu. Sırtını dayadığı mermerin serinliğinden mi, yoksa amforadan yudumladığı şarabın sıcaklığından mı bilinmez; içi gıcıklanıyordu. Hoş bir vaziyet içinde, alandaki cümbüşü izlemeye koyuldu.

Tepesinden bir baykuş geçti, aldırış etmedi. “Şans, ancak onu zorlayanların nasibidir; bu gece ellerim boş dönmeyecek,” diyordu içinden. Nasıl olsa Zeus şenliklerinin beşinci ve son günüydü. Kâhinlere taşıyacak son kurbanlar kesilecek, son dualar edilecek ve tapınak çevresi yavaşça sessizliğe gömülecekti.

 

Genç hırsız, çadırların önünde sohbet eden efendiler, yemek pişiren,  temizlik yapan kadın, erkek ve çocuk yaştaki köleler, oradan buraya koşturan soylu ve zenginlerin çocukları ve ateş etrafında lir eşliğinde, başta Zeus olmak üzere tanrılara methiyeler düzen bakire kızlar korosunu büyük bir keyifle izliyordu.

 

Bir an içi ürperdi; denizden esen rüzgâr, sekiz yüz metre yukarıdaki tapınak yerleşkesine, yaz günü sıcaklığına inat buz gibi bir serinlik getirmişti. Pelerinine sıkı sıkıya sarıldı. Bir yudum daha içmek için başını kaldırdığında yeni beliren hilali gördü. Kadehini onlara doğru kaldırarak ay tanrıçaları Artemis, Selene ve Hekate’nin şerefine içti.

 

Bu tuhaf alışkanlık babasından mirastı. Babası ne zaman ilk ayı gökyüzünde görse kadehi ile üç büyük tanrıçayı selamlayarak içerdi.  O günler artık geçmişin tozlu anıları arasındaydı. Lakin her ilk ay doğumunun başlangıcında zalim anılar canlanıyordu zihninde.

 

Deniz kenarında hayata balıkçılık yaparak tutunmaya çalışan insanların o küçük beldesinde, çocukluk günlerini hatırladı. Balık ve yosun kokulu ağlar arasında geçen neşeli ve bir o kadar da sefil küçük dünyasına şu ankinden pek farkı yoktu; yine de o zamanlar daha mutluydu.

 

Ta ki korsanlar köye yağmaya gelene kadar… Bu ilk değildi, sık sık gelirlerdi. Onlar geldiğinde insanlar her şeyi bırakıp yüksek tepelere kaçardı ama bu sefer farklı olmuştu. Uykunun en tatlı zamanında gafil avlanmışlardı. Gelenler, öncekilerden çok daha zalimdi. Sadece yağma için değil, bu seferki çocukları da ailelerinden koparıp zorla alıyorlardı. Direnen aileleri kılıçtan geçiriyorlar ve kulübeleri ateşe veriyorlardı.

 

Annesinin kan donduran “kaç!” çığlığı ile kendisini çalılıkların karanlığına atmayı başardı. Alevlerin yükselişini ve yardım çığlıklarının kalbini dağlamasını asla unutamıyordu. Korsan liderinin, annesini ve babasını gözlerinin önünde öldürüşünü izlemişti. Kahkahaları gökyüzünü yarıyordu. Ve ikiz erkek kardeşinin diğer çocuklarla birlikte elleri bağlanıp, kırbaçlanarak götürülüşünü anımsadı. Gözünden intikam ateşiyle yanan bir damla yaş süzüldü.

 

Tapınakta bir an sessizlik oldu. İnsanlar meşalelerin ışıkları altında kutsal alana doğru yavaş adımlarla boyunlarını eğerek yürümeye başlamışlardı. Merakla doğruldu, başını lahidin kenarından uzatarak izlemeye koyuldu.

 

Ağır ahşap kapılardan beş siyah cübbeli rahip çıktı. Dördünün elinde tütsüler vardı. Merdivenlerden inerek insanların arasında uzun zincirlerle bağlı tütsülüğü sallamaktaydılar. Hafif rüzgârın eşliğinde dumanlar izleyenlerin arasından, tapınağın duvarlarından süzülerek göğe doğru yükselmekteydi. Ağır ıtır kokusu genç hırsızın hapşırmasına sebep oldu. Neyse ki onu duyan olmamıştı. Başrahip elindeki ahşap kutuyu sunağın yanına saygıyla koydu ve kapağını açtı. Elleri arasından çift başlı ağızları hilalin iki ucu gibi olan bir balta çıkardı. Baltayı iki eliyle göğe doğru kaldırdı. Balta şimdi gümüş gibi parlıyordu. İnsanlar bir anda dizlerinin üzerine çökmüş, büyülenmiş gibi bakıyorlardı.

 

Rahip gür bir sesle baltayı kalabalığa doğru uzatarak konuşmaya başladı:

 

— Kutsal Labrys… Asırlar önce Ege’nin suları, henüz insanlarla tanrıları kesin çizgilerle ayırmadığı zamanlarda, göklerden bir ateş topu Girit adasının en yüksek yerine düştü. Minoslu kâhinler toprağı yakan bu alev topunun sönmesi için üç ay beklediler. Yüce Zeus kâhinlere kutsal Labrys’in yapılmasını emretti. Ve göklerin kralı onu kutsadı. İnsan beylerine adaletli ve merhametli işler yapmaları ve halklarını korumaları için armağan etti.

 

Bir süre, söylediklerinin iyice anlaşılması için bekledi. Gözlerini dinleyicilerin gözlerinde gezdirerek konuşmasına devam etti.

 

— Ancak zaman geçtikçe gelen gideni aratır oldu. Bu baltayı tutan eller yüzünden, iyilik yerine kötülük hüküm sürer oldu bu diyarlarda. Zeus bu duruma çok sinirlendi. Ege’nin derinliklerinde adayı yok edecek volkanlar oluşturdu ve depremlerle Girit’i yıktı. Canını kurtaranlar ve birkaç rahip adadan son anda Labrys’i de yanlarına alarak teknelerle Anadolu’ya ulaştı.

Uzun yıllar Labrys’ten haber alınamadı. Günün birinde balta Amazonların kraliçesinin elinde tekrar ortaya çıktı. Yüce Herakles kraliçeye meydan okudu ve hem onun canını aldı hem de baltaya sahip oldu. Herakles baltayı herkes tarafından sevilen bir Lidya beyine hediye etti. Zaman geçti, krallıklar devrildi, isimler unutuldu; ancak Labrys, elden ele, beyden beye geçerek yüzyılları aştı.  Taht mücadelesi esnasında savaşlar sürerken, Lidya Kralı Gyges’e yardım eden Mylasa beyi Argelis’e minnettarlığı karşılığında baltayı hediye etti. Sözün kısası, Argelis, Zeus’un onuruna bu tapınağı inşa ettirdi ve bu kutsal baltayı onu onurlandırmak için tapınağa armağan etti. Ve işte burada, varlığını devam ettirmekte olan Zeus Labraundos diyerek sözlerini bitirdi.

 

Kalabalık arasından sevinç çığlıkları ve alkışlar yükseldi. Lir sesleri ve methiyeler kaldığı yerden devam etti. Başrahip Labrys’i sunağın yanına koydu, ellerini kaldırarak kalabalığa sessiz olunmasını işaret etti. Sessizlik oluştu.

 

İri yapılı bir rahip, başka bir ahşap kutuyu başrahibe doğru götürmek üzere öne doğru ilerlemeye başladı. Başrahip, iki eliyle kutunun içindeki eğri büğrü zarları dualar eşliğinde avucunda bir süre salladı ve sunağın içerisine savurdu. Eşek kemiğinden yapılmış ve üzerinde semboller işlenmiş killalar nihayet durduğunda başrahip bir eliyle işaret ederek:

 

—Tanrıların kralı Zeus, bugün beş yaşamın bedelini talep ediyor; kaderin kefesi beş kurbanla dengelenecek!

 

Kalabalıktan yine bir coşku dalgası yayıldı. Başları kırmızı ağaç boyasıyla boyanmış keçiler merdivenlerden sürüklenerek getirildi. Başrahip Labrys’i eline aldı. İlk kurban sunağın yanındaki ahşap kütüğe başı gelecek şekilde tutuldu. Başrahip Labrys’i göğe doğru kaldırdı.

“Yüce Zeus için!” diyerek indirdi. Keçinin kafası sunağın içine düşerken, kalabalığa doğru sıçrayan kan; insanoğlunun o bitmek bilmeyen haz tutkusunu tetikleyerek kalabalıkta sapkın bir memnuniyetle karşılık buldu.

Diğer kurbanların kesilmesi için seçkin beyler sırayla sunağın yanına geldiler ve Labrys’le keçilerin başları tek tek sunağa düştü. Daha sonra rahipler kutsal havuzdaki solungaçlarına altın küpeler takılı balıkların olduğu yerde kehanet isteyen insanlara dileklerini soruyor ve balıklardan yorum bekliyorlardı. Bu merasimler böyle devam ederken genç hırsız Labrys’ten gözünü alamıyordu.

 

“Bu cihanın gördüğü en kıymetli nasip,” diye geçirdi içinden.

Şenlikler gecenin ilerleyen saatlerine dek sürdü; insanlar kurban etlerini birer vahşi gibi silip süpürdü, yerlerde paramparça şarap kadehleri sahipsiz kaldı. Nihayet gece, kadim bir sessizliğin kollarına gömüldü.

“Vakit tamam; şimdi asıl oyun başlıyor.”

 

Ayağa kalkarak av sahnesi olan bir lahdin üzerine çıktı. Çevik bir hareketle bir diğerine zıpladı oradan uçarcasına tapınağın duvarındaki nişe tutundu. Ayakları ile duvardan destek alarak mermer sütuna doğru bedenini yay gibi fırlatarak sütuna sarıldı. Bir yılan misali kayarak zemine indi. Etrafına bakındı. Horlama ve boğuk sesler dışında ses duymadı. Kapıya doğru yürümeye başladı.  Ağır ahşap kapının eşiğinde durdu. İçeriyi dinledi. Kapıyı el yordamıyla itmeye çalıştı, kilitliydi. Pelerinin iç astarından demir bir çubuk çıkararak çubuğun ucunu bir miktar büktü ve kilidi çevirmeye başladı.

Alnından süzülen bir damla ter, kapının eşiğindeki mermere düştü. Kilitten gelen o hafif ‘tık’ sesini duydu. Kapıyı aralayarak içeri adım attı. Uzun bir koridorda duvardaki meşalelerden bir iki tanesinde sönmekte olan ışık haricinde pencerelerden giren ayın ışığı ile birlikte bir süre sonra karanlıkta daha iyi görmeye başladı.

Tapınağın içerisinde daha keskin bir tütsü kokusu alıyordu. Tam hapşırmak üzereydi ki eliyle ağzını ve burnunu iyice kapattı. Bir an gözleri dışarı fırlayacak gibi oldu. Başının dönmesinin geçmesini bekledi.

Kenardan kaideler üzerinde heykellerin etek uçları hizasında yavaşça ilerliyordu. Kalbi, ilk hırsızlığa giriştiği günlerdeki gibi küt küt atıyordu. Sağ elini göğsüne bastırarak ilerledi. İşte orada duruyordu. Bir tür ağaçtan oyma Zeus heykeline çok yakındı. Heykelin bir elinde eski bir mızrak, diğerinde kan kokusunun sindiği Labrys alacakaranlıkta parlıyordu. Baltanın her iki yüzeyinde anlayamadığı semboller vardı. Bu, içindeki arzulama dürtüsünü daha da kamçıladı. Kollarını ileriye doğru uzattığında, hırlayan bir köpek sesiyle yerine çakılı kaldı.

 

“Hangi kâbusun muhafızı bu, tapınakta  ne arar?”

 

Acele etmeliydi. Tekrar uzandığı sırada, heykelin arka tarafından hızla dolaşan vahşi bir yaratık birden önüne fırladı. Korkudan sendeleyerek gerisin geriye düştü. Hemen dizlerinin üzerinde doğrularak hançerini çekti. Gözleri, karşıdaki varlıkla birleşmişti; birazdan burun buruna geleceklerdi. Genç hırsız, karşısındakinin gerçekliğini sorgulatan bir dehşetle donup kaldı; bu, tanrıların gazabından kopup gelmiş, hiçbir canlıya benzemeyen, karanlıktan yontulmuş devasa bir heyulaydı. Bu, tapınağın loşluğunda rastlanacak sıradan bir köpek değil, gecenin bağrından kopup gelmiş, cüssesiyle mermer kaideleri gölgede bırakan siyah bir canavardı. Simsiyah tüyleri adeta tapınağın derin karanlığıyla bütünleşmişti. Bütün vücudu titriyordu ancak hayatta kalma içgüdüsü, damarlarındaki buz gibi korkuyu bastırmaya yetiyordu. Yaratık, boğazından hırıltılı bir inleme çıkararak kaslarını gerdi; kamburlaşan sırtı ve ölümcül bir açıyla yere diktiği pençeleriyle her an fırlamaya hazır bir mızrak gibiydi. Hırsız, hançerini sıkıca kavradı. Yaratığın her hamlesini ezberlercesine izliyordu ama bu sıradan bir çatışma olmayacaktı. Boğuşma sesi, rahipleri uyandıracak; onu derdest edip çalmaya cüret ettiği Labrys ile kafasını uçuracaklardı. Kafası bir ölüm kalım sarmalında hızla çalışıyordu. Bu dehşeti sessizce ve tek hamlede bitirmeliydi.

Tam saldıracak sandığı anda köpek birden durdu. Hırlaması kesildi. Başını hafifçe yana eğerek görünmeyen birini dinler gibi karanlığa baktı. Göz bebekleri zümrüt yeşili bir ışıkla parladı. Ardından ağır ağır geri çekildi ve ön ayaklarını bükerek başını eğdi. Sanki görünmeyen efendisini selamlıyordu.

 

Hırsızın alnından soğuk terler süzüldü.

 

“Bu yaratık… dünyevi bir nefes taşımıyor.”

 

O esnada tapınağın içinden kadim bir ıslık melodisi yükseldi.

 

— Eksik kalan bir tek bu tekinsiz bu sesti, dedi hırsız.

 

Ayın ışığı tapınağı biraz daha aydınlattı. Heykellerin ağzından ve gözlerinden gri renkli dumanlar çıkmaya başladı.

—Burası tanrıların gazabıyla örülü; derhal buradan uzaklaşmalıyım.

 

— Hayır, tam da kaderinin seni getirdiği yerdesin, diye karşılık verdi ses. Bir kadın sesiydi. Olağanüstü mistik bir kadın sesi.

 

Önce irkildi, sonra cesaretle ama alçak bir sesle:

 

— Hangi karanlığın suretine sesleniyorum böyle? dedi, etraftaki duman bulutuna göz atarak. Hiçbir suret göremiyordu.

 

— Tanrılara inanır mısın genç adam? Ya kadere?

 

Hırsız, ensesinde hissettiği soğuk nefesle irkildi; damarlarındaki kanın çekildiğini duyumsuyordu. Hançerini tutan eli titredi. “Tanrılar…” diye mırıldandı, sesi tapınağın derinliklerinde kaybolurken.

— Onlar, kurbanların kanı üzerine kurulu kulelerinde oturup sadece kendi adlarını duyarlar. Dualarımıza kulaklarını tıkayan, kurban etiyle doyan o soğuk efendilerden ne bekleyebilirim ki? Kader ise… O, her köşe başında nefesimi ensemde hissettiğim, bir türlü kaçamadığım o kadim cellat… Benim tanrım da kaderim de sadece birer gölgeden ibaret; peki, ya sen? Bu boşluktan bana seslenen, sen hangi karanlığın efendisisin?

 

Tapınağın karanlık yerlerinden yükselen, hem alaycı hem de tüm varlığı titreten bir kahkaha, soğuk havayı bir kırbaç gibi yardı.

— Aradığın o soğuk efendilerden biri, tam önünde, bu karanlığın ta kendisinde nefes alıp veriyor, genç ölümlü. Ben, yolların ve kavşakların muhafızı, ayın gölgesindeki tanrıçayım. Artık mesele benim varlığım değil; asıl mesele, senin ruhunu yakan o bitmek bilmez açlıktır. Zenginliğin ışıltısı mı, şanın sahte tacı mı, yoksa cellatlarının kanıyla yıkadığın bir intikam mı?

Hırsız, geri çekilmeye çalışsa da ayaklarının yere mıhlandığını hissetti. Sesi, tapınağın taş duvarlarında cılız bir yankı gibi titredi:

— Sözlerin, zihnime musallat olan bir kâbusun bilmecelerinden farksız. Ganimetin hırsı damarlarımı zehirlemişti, kendi ayaklarımla girdim bu mermerden mezara, lakin şimdi gölgene bile basmadan, bu kapıdan ardıma bakmaksızın çıkıp gidiyorum.

— Gitmek mi? Kader, senin gibi bir zavallının ellerine teslim edilmeyecek kadar büyüktür. Labrys’i tut; ailenin cellatlarını, cehennemin kapılarına bizzat kendi ellerinle göndermek istemez misin? Ya kaybettiğin kardeşini bulmak…

— Sen… Sen, o her ayın ilk ışığında kadehimi sunduğum Hekate’sin! dedi, heyecanla.

— Beni tanıyorsun ölümlü. Şimdi, kendini göstermemi bekleme; tanrıların suretine bakmaya gözlerinin feri yetmez. Labrys’i al ve eşiğe yönel.

Hırsız, iradesinin elinden çekilip alındığını hissederek mermer sütunların arasına, kadim baltaya doğru yürüdü.

— Eşikte verdiğim mükâfat karşılığında nelerden vazgeçersin?

— Her şeyden! diye haykırdı hırsız, gözlerini karartarak.

— O hâlde sözünü mühürle! Kanını baltaya akıt ve kaderine hükmet.

Genç hırsız, iradesinin Hekate’nin iradesine karıştığını hissederek bıçağıyla elinde kesik açtı. Sıcak kanın Labrys’in gümüşi parıltısı üzerinde yılan gibi kıvrılarak sembolleri tek tek tutuşturmasını büyülenmişçesine izledi. Tam o sırada, tapınağın ağır ahşap kapıları gıcırdayarak açıldı; meşalelerin cılız ışığında, ayin cübbesi içinde içeriye giren başrahibin gölgesi duvara yansıdı.

— Kim var orada? Sunağa el süren kim?

Hırsızın zihninde Hekate’nin sesi bir emir gibi patladı: “Sıra sende, Atramors. Balta, kurbanını bekliyor!”

Hırsızın elindeki balta, sanki kendi iradesi varmışçasına kapıdaki siluete saplandı. Etrafa yayılan boğuk, ıslak ses tapınağın sessizliğini parçaladı. Hırsız titreyerek cansız bedene yaklaştı. Ay ışığı, öldürdüğü adamın, kutsal törenin başrahibinin donuk yüzünü aydınlattı.

—Ellerim… Ellerim artık kutsal olanı kirletti. Gökyüzü üzerime yıkılacak, yer yarılıp beni yutacak; başrahibin sonu, benim de sonum oldu!

—Sonun değil, başlangıcın Atramors. Masumiyetin, döktüğün o kanla silinip gitti. Artık sana ait tek şey, benim sunduğum kader. Sen artık o eski zavallı hırsız değil, benim sadık kıyametimsin.

— Atramors mu? Bu, benim adım değil ki! Adım… adımı bile anımsamakta zorlanıyorum. Zihnim bir sisin ardında boğuluyor.

Dizlerinin bağı çözüldü, elleri kontrolsüzce titremeye başladı. Sanki bedenindeki tüm kan, yerini Hekate’nin buz gibi iradesine bırakıyor, kemikleri bu yeni yükün altında ağırlaşıyordu. Gençliğinin getirdiği o çeviklik yerini, sanki asırlardır ayakta duran bir ölünün yorgunluğuna bırakmıştı.

— Kara ölüm… Artık adın, denizlerin derinliklerinde yankılanacak. Bu kutsal balta, elinde bir silah değil, kaderin hasat tırpanıdır; kopardığın her can, ruhunu ve kanını bu gümüşte tutsak edecek. Sen, her kurbanla benim yeryüzüne, fiziksel bedenime döneceğim yolu döşeyeceksin. Kanla sulanan bu yolun sonunda, asıl suretime kavuşacağım. Doğrul, Atramors! Geçmişin sana bir prangaydı, şimdi ise benim kudretimle bir zırh! Damarlarında akan o zayıf insan kanını değil, benim sunduğum ebedi karanlığı taşıyacaksın!

O an, Atramors sırtındaki o ağır yorgunluk bir anda buharlaşıp gitti. Yerine, soğuk ve durdurulamaz bir güç, bir volkan gibi göğsüne doldu. Gözlerini açtığında, bakışlarında artık ne korku ne de hırs vardı; sadece tanrıçanın ona bahşettiği o karanlık kararlılık parlıyordu. Artık o eski zavallı hırsız değil, Hekate’nin sadık kıyametiydi.

Hırsız, Hekate’nin bu dehşet verici vasiyeti karşısında bir an bile duraksamadı; zihninde tanrıçanın iradesinden başka hiçbir düşünceye yer kalmamıştı. Sadece kardeşine kavuşacağı günü düşünerek, balta elinde, tapınağın soğuk karanlığına doğru bir gölge gibi süzüldü.

— Kardeşim… Kardeşimi bulacağımı söyledin tanrıçam. Ne vakit kavuşacağım ona?

— Yeşil yılan, ak zambakla buluştuğunda, Atramors. Ancak bu kavuşma, Labranda’nın taşlarıyla sınırlı değildir. Labrys’i al ve bu kutsal emaneti, gölgenin gerçek yurduna, Lagina’nın sunağına ulaştır. Her ilk ay doğumunda onu oraya getirmelisin. Aksi takdirde, kopardığın canların ağırlığı altında ruhun ebedi bir karanlığa gömülür ve kardeşin de o karanlıkta yitip gider.

Köpek bir anda gölgeler arasına karıştı. Hekate’nin sesi, yükselen sisle birlikte tapınağın derinliklerinde yankılanarak yavaşça silindi. Sis dağıldığında tapınakta ne Hekate’nin sesi ne de genç hırsız vardı. O gece Labranda’dan çıkan kişi artık eski adam değildi.

Denizler ve denizciler, siyah zemin üzerinde yeşil yılan figürlü bayrağı taşıyan korsan gemisinin lideri Kaptan Atramors’a korkuyla saygı duyacak, o gece yaşananlar ise ‘Kara Ölüm’ün doğuşu olarak efsaneleşecekti.

…

───※───

 

 

 

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Tags: ArtemisEdebiyatHekateKariakurguLabrandaLabrysmitolojiMylasaoykuSeleneTanrıçalar
Previous Post

Boşluk Diyagramı / Elif Gürbüz

Next Post

Kokuho Bi Filmden Ötesi

Mikail Çağlar

Mikail Çağlar

"Aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlardır." ───※───

Next Post
Kokuho Bi Filmden Ötesi

Kokuho Bi Filmden Ötesi

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Temmuz 2026
  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Kokuho Bi Filmden Ötesi
  • Yeşil Yılan Ak Zambak: Kara Ölümün Doğuşu
  • Boşluk Diyagramı / Elif Gürbüz
  • Temassız Özgürlük / Elif Gürbüz
  • Evdeyim Ya / Günay Oktay

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.