Fırsat buldukça gezmeyi severim. Hele bir de arkadaşlarla olunca değmeyin keyfime. Bu hafta sonu da bizim grup ile Ağva’ya gitmeye karar verdik. Çadır kuracağız. Selin, Kilimli koyunu tavsiye etti. Hem Ağva’ya da sadece beş kilometre uzaklıktaymış. Yani acil bir şeye ihtiyacımız olursa, sıkıntı çekmeyecekmişiz. Biz yine de yanımıza her türlü yiyecek, içecek, ilaç alarak yola çıktık. Şile’ye yaklaşırken Murat’a arabayı sağa çekmesini söyledim. Yavaşlayarak durdu. Aşağıya inip, ‘’hadi gelsenize size bir şey tattıracağım,’’ dedim. Kızlar meraklı gözler ile indi arabadan. ’’Yediğin ne?’’ ‘’Karayemiş… bence denemelisiniz.’’ ‘’Emin misin? Zehirlenmeyelim sonra?’’ ‘’Yok be canım, biz Trabzonluyuz, dedemin bahçelerinde çok vardır bu ağaçlardan. Az mı yedik meyvelerini.’’ ‘’İlk defa duyuyorum,’’ dedi Ayça. ‘’O zaman size kısa bir bilgi vereyim. Karayemiş ilk olarak 1546 yılında Fransız Pierre Belon tarafından Trabzon’dan toplanmış ve Trabzon Kirazı olarak adlandırılmış. Sonra aynı yıl, İstanbul üzerinden İtalya’ya getirilmiş, oradan da Fransa ve İngiltere’ye gönderilmiş. Böylece dünyaya yayılmaya başlamış. ’’Ayça ilk gördüğü karayemişi ağzına götürürken; ‘’Koyularından yiyin, tatlı olanlar onlar’’ dedim. Küçük bir mide ziyafetinden sonra koyumuza geldik. Manzara muhteşemdi. Önce çadırları kurduk. Mayomuzu giydik ve kendimizi o güzel denize teslim ettik. Tüm yorgunluğumuz gitti. Yaktığımız kamp ateşinin çevresinde bilindik görüntüler eşliğinde biralarımızı yudumladık. Çevrede yapılaşma olmadığı için, yıldızların göz kırpışlarını izleyerek uykuya daldık. Ta ki sabaha karşı bir kadın çığlığı duyana dek.
Hepimiz hızlıca giyindik ve bulunduğumuz yere yakın bir evin önüne ambulansın geldiğini gördük. Bizim gibi birkaç kişi olayı uzaktan izliyordu. ‘’ Kesin bakıcı kadın yapmıştır. Başka kim yapacak?’’ ‘’ Yazık o kadar zenginlik bir işe yaramadı. Bak gidiverdi iki ay içinde.’’ ‘’Siz tanıyor muydunuz ölen kişiyi?’’ dedim. Baştan aşağı süzdü kadın beni. ‘’Sizi daha önce hiç görmedim.’’ ‘’Dün geldik arkadaşlar ile. Koyda çadır kurmuştuk. Çığlığı duyunca koştuk. Sözlerime güvenmiş olacak ki başladı anlatmaya. ’’ Kamuran Hanım, çok varlıklı bir kadındı ‘’Allah rahmet eylesin.’’ Hayırsız bir kızı var. Yasemin. Arada gelir, misafir gibi. Bir gün kalır kalmaz evine geri döner. Bir de yatılı bakıcısı vardı. Kamuran Hanım ilk zamanlarda bize çaya falan gelirdi, sonra zaman içinde kötüleşmeye başladı.’’ O sırada polis de geldi. Kadıncağızı ceset torbasına koyup, ambulansla gönderdiler. Komiser olduğunu sandığım biri etraftaki kişilerden bilgi almaya başladı. Bakıcı kadın çok perişandı. Sonra bize doğru geldi. Kamp kurduğumuzu öğrenince buradan bir müddet ayrılmamamızı istedi. Olay yeri de geldi. İncelemelerini yapıp onlar da gitti. Hepimiz okuduğumuz cinayet romanlarının etkisi ile, olayı çözmeye çalışıyorduk. Murat’’ cinayeti nereden çıkarıyorsunuz? Kadın eceli ile ölmüş işte, hastaymış da.’’ Ayça ‘’ bakıcı kadın öldürdü diyorlar. Kamuran Hanımın bakımı gittikçe zorlaşıyormuş.’’ ‘’ Kızı da hayırsızmış, hiç ilgilenmemiş zaten. Sevinmiştir annesi öldüğüne,’’ dedi Ayça kızgın bir şekilde. ‘Sen ne düşünüyorsun?’ diye bana sordular. ‘’Bir şey söylemek için çok erken, yarın o bakıcıyı ziyaret edeceğim. Gelmek isteyen var mı?’’ ‘’Yok artık. Bayan Marple’’ ‘’Siz geçin dalganızı.’’ Saat gece yarısına geliyordu. Herkes çadırlarına çekildi. Ben, sabaha kadar olayı düşündüm.
Sabah Kamuran Hanımın evine gittiğimde bakıcı kadını bahçede otururken buldum. Dalında meyveleri ile bakımı çok iyi yapılmış büyük bir bahçeydi. Neler yoktu ki; kirazlar, üzümler, armutlar, karayemişler… ‘’Nasılsınız? Sizin için çok zor bir gün olmalı.’’ İfadesiz bir şekilde yüzüme baktı. ‘’O gitti, ben ne yapacağım şimdi?’’ Bozuk Türkçesinden yabancı olduğu anlaşılıyordu. ‘’Niye öyle dediniz?’’ Daha geçen sene işe başlamıştım. Burada rahatım yerindeydi. Çalışma iznim yok, deport edecekler beni.’’ ‘’Nasıl oldu, yani Kamuran Hanım nasıl öldü?’’ ‘’Polislere de söyledim. Doktorun söylediği ilaçları zamanında veriyordum. Yemesine içmesine dikkat ediyordum. Önce bağırsakları iflas etmeye başladı, sonra da zaman içinde gittikçe kötüleşti Ben bir şey yapmadım.’’ ‘’Kimse sen yaptın demiyor zaten, yaptınsa da çıkar nasılsa.’’ ‘’Başka gelen giden var mıydı?’’ ‘’Kızı gelirdi arada. Bazen mutfakta bize şifalı bitkilerden bir karışım hazırlar, içirirdi. Kışın hiç hastalanmadım sayesinde. ‘’Yalnız’’ deyip duraksadı. ‘’Lütfen bildiklerini anlat, korkma’’ ‘’ Yasemin… O çok borç içindeydi. Buraya her geldiğinde Kamuran Hanım ile mutfakta kavga ederlerdi. ‘Bu evi, satıp bana payımı vereceksin, yokluk içinde çürümek istemiyorum’ diye bağırırdı. Kamuran Hanım ise ‘Öldükten sonra zaten her şeyim senin’ diyerek reddederdi. Yasemin, son iki aydır çok iyi davranmaya başlamıştı. Bir de arada yan evlerden sohbete misafir gelirdi o kadar.’’ Teşekkür edip ayrıldım yanından. Sedat Komiser’i arayıp iki güne ayrılacağımızı söyledim ve ekledim; ‘’Komiserim, bakıcının bahsettiği o şifalı karışımı laboratuvarda karayemiş çekirdeğindeki siyanür açısından da inceletin, katili mutfakta bulacaksınız.”. Bizimkilerin yanına gittiğimde çoktan kahvaltıya başlamışlardı bile. Ölüm gerçekti, ama hayat devam ediyordu geride kalanlar için. Denizimize girdik, koyları dolaştık. Fırınlarından çörekler aldık ve iki gün sonra evlerimize geri döndük. Olayı çözmüştüm kafamda. Bir hafta sonra gazetelerde ‘’Şile’de cinayet’’ başlığı ile haberi gördüm. Komiser, elinde karayemiş ile kızının annesini nasıl öldürdüğünü anlatıyordu. Gazetedeki haberi okurken fincanımdan bir yudum çay aldım. Doğanın en güzel, en tatlı meyvelerinden birinin kalbinde ölümcül bir zehir saklaması gibi; Yasemin de ‘şifa’ maskesinin arkasına saf bir kötülük gizlemişti. Dedemin bahçesindeki karayemişleri her zaman sevgiyle hatırlayan ben, artık Şile yolundan her geçişimde o koyu renkli meyvelere bakarken sadece Kamuran Hanım’ın sessiz çığlığını duyacaktım.
Pınar CEBECİ

