Isıtıcının uğultusu ve klavyenin mekanik tıkırtısı, odadaki sessizliği ritmik bir tınıyla kesik kesik bölüyordu. Gözlerindeki yanmaya daha fazla dayanamayarak saatlerdir süren melodiyi susturdu. Başını hafifçe geriye yaslayıp gözlerini birkaç saniye kapattı. Günlerdir kelime kelime uğraşarak bitirdiği yazıya şöyle bir baktı. Bakışlarında tüm yorgunluğuna inat bir ışıltı vardı. Sandalyesine yayılarak okumaya başladı.
“…Sizin hayalleriniz, gerçeğin neresinde? İnsan hayalini çoğu zaman uzaklarda, ulaşılmamış bir zirvede arar. Oysa hayal, gerçeğin tam kalbinde durur. Hayal, gerçeğin bittiği yerde başlamaz; gerçeğin tahammül edilemez olduğu anlarda içine sızar. Tıpkı bir çatlağın içinden sızan suyun zamanla kayayı şekillendirmesi gibi. Hayal, yalnızca ulaşılamayan değildir; var olanı dönüştürme gücüdür. Gerçekliğe giydirilen ince bir ipek kumaştır. Dengede durmak, hayali gerçeğin üzerine mühürleyip gerçeğin içindeki imkânı fark etmek gerekir. Hayal, toprağın karanlığında çoktan kök salmış bir ağaçtır; biz fark etsek de etmesek de büyür.”
Cümlenin sonundaki imleç, boşlukta bir kalp atışı gibi yanıp sönüyordu. Satırların üzerinde bir süre takılı kaldı. Nefesi düzensizleşti. Omuzları istemsizce gerildi. Yazdığı cümleler teninden sıyırıp bıraktığı yabancı bir deri gibi duruyordu karşısında.
Klavyenin üzerindeki sağ elinin titremesiyle anlamsız harfler yazdığını fark etti. Hemen bozulan yazıyı düzeltti. Yazdığı satırlarla yaşadığı gerçeklik arasındaki tezat, ellerinin titremesini tetiklemişti.
Yıllar önce gönderdiği ilk dosya geldi aklına. Aylarca beklediği cevap geldiğinde de böyle saatlerce ekrana boş boş bakakalmıştı. Gelen birkaç cümlelik cevap: “Dosyanız incelenmiştir. Mevcut yayın politikamız ve satış stratejilerimiz gereği kitabınızı yayımlayamıyoruz.” Hepsi bu kadardı. Üç yılını verdiği o binlerce kelime, tek bir maille çöp olmuştu.
Oysa her şey daha farklı olabilirdi. Yüksek lisansını bitirdiğinde, üniversitede öğretim görevlisi olarak kalabilirdi. Babasının hastalığıyla o ihtimallerin hepsi kapanmıştı. Onun yanında kalmak için dönmüş, zamanla bu eski köhne evde tek başına kalakalmıştı. İş aramış, kapı kapı dolaşmıştı. Bu küçük şehirdeki her kapı yüzüne kapanmıştı. Elinde hayallerinden başka bir şey kalmamıştı. Sadece yazmak istiyordu. Yazdı. Yazdı. Yazdı. Peşi sıra gelen ret cevaplarından sonra uzun süre yazmaya küstü. Susturmaya çalıştığı her düşünce gelip parmaklarının ucuna çörekleniyor, ellerinin titremesine engel olamıyordu. Sonunda pes etti. Üniversiteden birkaç hocası tez ve makale işleri göndermeye başlayınca bir süre rahatlamıştı. Artık yazıyordu; ancak işlerin bu raddeye nasıl geldiğini kendisi bile kavrayamıyordu. Başkaları için tezler, makaleler derken roman bile yazmış, hatta çok satanlar listesine giren, başkasının adını taşıyan bir romanı olmuştu.
Kazandığı her kuruş, sanki parmak uçlarına bulaşan ve ne kadar yıkarsa yıkasın çıkmayacak bir leke bırakıyordu. Kendi fidanları çürürken, başkalarının bahçesinde meyve veren kiralık kalem olmanın ağırlığı her gün omuzlarına çöküyordu.
Bugünlerde işleri iyi gidiyordu. Yazmadıkları hâlde “yazar” diye anılmak istenen birkaç zengin için yazıyordu. Masasında hevesle başlanmış bir roman taslağı bile vardı. Bu kez dosya, edebiyat dünyasında isim yapmış yazar bir aileden gelmişti. Telefonda o mesafeli tınıyla: “Bizim kızın kalemi kuvvetlidir ama bu romanın sonunu getiremedi,” demişlerdi. Kendi cümlelerini ekleyemiyorlardı çünkü üslupları o kadar belirgindi ki her kelime onları ele verirdi. Kızlarının yarım bıraktığı hayali ancak imzasız bir el tamamlayabilirdi.
O an, kalem kuvvetinin soydan gelmediğini düşündü. Kimilerine doğuştan bahşedilen o lütuf; kimilerine ise uykusuz gecelerin, kan ter içinde dökülen her damla alın terinin bedeli olarak lütfedilirdi.
Genç kızın dosyasına göz gezdirirken aklından geçenleri silmek ister gibi kafasını sağa sola salladı. Düşünceler zihninde çakışan görüntülere dönüşüyor, sürtünerek çoğalıyordu. Her biri tanıdık; bastırdıkça geri gelen, susturdukça daha yükselen sesler.
Bu girdaba girmek istemiyordu. Sonuçta artık yazıyordu. Daha ne olsun? Mutluydu! Bu kelimeyi her tekrarlayışında içinde bir yer sızlıyordu. Başkasının ismiyle yayımlanacak cümleler kurarken midesine giren sert düğüm kesinlikle mutluluktu. Öyle olmalıydı!
Zihnini susturamayınca sandalyesini sertçe itip ayağa kalktı. Odanın içindeki gerçekliğe baktı: Masanın kenarında halka halka lekeler bırakmış, üzerinde ince bir tabaka oluşmuş soğuk kahve fincanı, monitörün altına sıkıştırılmış ödenmemiş faturalar. Kitaplıktaki tozlanmış klasörlerin arasından sarkan, her biri birer reddediş vesikası gibi duran eski taslaklar. Uzun zamandır havalandırılmamış odaya sinmiş rutubet kokusuna karışmış, kâğıt ve tütün kokusu midesini bulandırdı. Odanın her yerinde darmadağınık duran, okunmayı bekleyen kitapların arasında duvarlar üstüne üstüne gelmeye başladı. Küçük pencereyi açıp odayı havalandırdı. Yere düşmüş birkaç kitabı alıp gelişigüzel kitaplığa koydu. Masanın üzerindeki tortu oluşmuş kahve fincanını alarak mutfağa yöneldi. Temiz bir fincan alıp, granül kahvesini döktü; altını kapatmayı unuttuğu çaydanlıktaki son suyu üzerine boşaltıp karıştırdı. Odaya geri dönerken koridorda, düştü düşecek duran aynadaki yansımasına takıldı gözleri. Yıllanmış aynanın üzerinde yer yer pas lekeleri oluşmuş, kenarında ise yıllar önce oluşmuş küçük bir çatlak vardı. Aynanın net gösteren tek kısmı çatlağın altıydı, dünya ikiye bölünmüş de gerçeklik sadece o dar aralıkta kalmıştı.
Çatlağın altındaki o kısımda gördüğü şey, kendisi değildi. Sanki biri, onun yüzünü kopyalamış da içine eğreti gibi yerleşmişti. Aynadaki yansıma, dışarıdakinden bağımsız bir cüretle ona daha uzun uzun bakıyordu. Sanki içerideki yabancı, dışarıdaki asıl sahibi inceliyordu.
Aynaya iyice yaklaşıp kendini süzmeye başladı. Son zamanlarda hayli kilo vermiş, gözlerinin altındaki halkalar derinleşmişti. Yemek yemeyi unutuyordu ama kahveyi ve sigarayı unutmuyordu. Aklını ayakta tutan iki zehir buydu. Ah, bir de demleme kahve yapabilsem. Şöyle ortalığı kokuta kokuta. Yanına da şu yabancı marka sigaralardan bir tane yaksam…
Tüm imkânsızlıkları, dönüp dolaşıp onu aynı çaresizliğe çıkarıyordu. Elindeki roman taslağını bitirirse toplu para alabilecekti. Ama bir şey boğazına düğümleniyordu. Kaç kez kendini satmış, kaç kez başkasının hayaline hizmet etmişti?
Kendiyle yüzleşmeye daha fazla dayanamayıp masasına döndü. Hazırladığı yazıyı gönderip yeni dosyayı açtı. Not düşülmüştü: “Bir aşk hikâyesi olsun ama içinde biraz da gizem bulunsun. Akıcı ilerlesin.”
Derin bir nefes aldı ve ilk cümleyi yazdı. Monitörün soğuk ışığı yüzüne vururken huzursuzca kıpırdandı. Biraz aşk, biraz gizem… Biraz da zahmet ister!
Parmakları tuşlara indikçe içindeki öfke farkında olmadan kelimelerine sızıyordu. Zahmet çekmeden hayal kuranların, terlemeden zirve bekleyenlerin dünyasına her tuş vuruşuyla kırbaç indiriyordu. Her harfe bastığında sanki bir başkasının sahte dünyasını değil, kendi hapishanesinin parmaklıklarını dövüyordu.
Bir an ellerini klavyeden çekti. Klavyeye geri inmeden önce yumrukları masaya bir kez vurdu. Belki de sorun onların tembelliği değil, benim bunu kabul etmem! Başkalarının hayallerinin kapısında bekleyen bir nöbetçiydi. Hayalin gerçekle temas ettiği o sızılı noktayı yamamaya çalışıyordu. Cevheri kazmaya üşenenlerin ardından toprağı eşeliyordu. Oysa bu, meşakkatli bir yolculuktu. Dayanamadığın yerde vazgeçtiğin şey senin hayalin değil, hevesindir. Başkalarının yarım bıraktığı hayalleri tamamlamak istemiyorum. Hayaller, sahibinin terk ettiği yerde büyümez.
Ekrana döndü; bu kez yazdığı cümlelerin ardına gizlenmeyecekti. Boş bir sayfa açtı.
İmleç yine yanıp sönüyordu. Bu kez kalp atışı gibi değil, her saniye hızlanan bir geri sayım gibi.

